13.09.2010

Klasik Afiş



Ustaya bir kez daha saygılar..

Tarantino taraf mı tuttu?



Analaşılan bu konuda kimi şüpheler var. Hollywood Reporter'ın haberine göre Venedik Film Festivali'nde jüri başkanlığı yapan Quentin Tarantino hakkında şaibeler olduğu söyleniyormuş. İddialara göre festivalin önemli ödüllerinin büyük çoğunluğu tarantino ile kişisel bağları olan isimlere verilmiş. Bu isimlerin başında da Tarantino'nun eski sevgilisi Sofia Coppola var elbette. Yarışmada iki ödül ( En İyi Yönetmen ve Senaryo ) alan Alex de la Iglesia ise Tarntino'nun yakın arkadaşı. Yaşam Boyu Başarı ödülüyle onurlandırılan Monte Hellman'ın Tarantino'nun en sevdiği sinemacılardan biri olduğu ise herkesçe biliniyor. Onun için "my mentor" ( hocam, üstadım ) diyor hatta Tarantino. Bu arada, İtalya'nın en büyük gazetelerinden Corriere Della Sera'nın film eleştirmeni Paolo Mereghetti "Somewhere" ve "Road To Nowhere"in ( Hellman ) kendi özgü hoşlukları olan filmler olduklarını ama ötesine geçemediklerini yazdı. Mesele büyüdü anlayacağınız. Festival bu konuda resmi bir açıklama yapmazken Tarantino Coppola'nın filmini oybirliği ile seçtiklerini ve jürinin diğer üyeleriyle herhangi bir yakınlığı olmadığını söyledi. Alex de le Iglesia'nın filminin de ( Balada triste de trompeta ) yarışmadaki en iyi yönetmenlik becerisine sahip olduğunu söylemiş. Taraf tutmak konusundaysa Monte Hellman'ın yıllar önce ona söylediği bir şeyi aktarmış. Demiş ki Tarantino, "1992 yılında Reservoir Dogs ile Sundance'deydim. Jüride de yakın bir arkadaşım vardı. O zaman Monte Hellman bana jüride bir tanıdığının olması başına gelebilecek en kötü şeydir çünkü senin için oy vermeye utanırlar demişti. Ama ben bu durumun kararlarımı etkilemesine izin veremezdim." Tam da bu noktada aklıma gelen şu oldu elbette: birileri de kalkıp Fatih Akın da kendi soydaşının tarafını tuttu demez inşallah.

12.09.2010

Claude Chabrol 1930 - 2010


Bundan 2,5 ay kadar önce İngiltere Amazon'dan güzel bir Chabrol kutusu sipariş ettim. Kutuda Chabrol'un en iyi filmlerinin bazılarını da içeren ( genellikle erken dönem filmlerinden söz ediyorum ) 8 DVD vardı. Biraz da tutumluluk olsun diye Fazi'nin İngiltere'de yaşayan kuzeninin adresine yollattım filmleri. Nasılsa bir-iki hafta içinde İstanbul'a gelecekler ve ben de kutuma kavuşmuş olacaktım. Ama işler hiç de hesap ettiğim gibi gitmedi. Fazi'nin kuzeni Nilüfer filmleri getirdi ama iki buluşmamızda da otelde unuttuğu için bir türlü veremedi. Son görüştüğümüzde ertesi gün erkenden güneye doğru yola çıkacaklardı ve tek makul çözüm de sabah otelden çıkarken kutuyu resepsiyona bırakmasıydı. Ne yazık ki yine unuttu ve yanında filmlerle birlikte önce Adana'ya, ardından Mersin'e gitti. Ama bir hafta sonra erkek kardeşi Hakkı ABD'ye uçacaktı ve filmleri ona vermeye karar verdi. Böylece o havaalanında teyzesiyle buluştuğunda kutuyu ona teslim edecek, biz de bir ara ona gidip alacaktık. Fakat, aktarma sırasında yaşanan bir rötar yüzünden Hakkı bir türlü havaalnından çıkmadı ve filmler ABD'ye uçtu. Hala da orada. Bütün bunlar olurken Chabrol hayatını kaybetti, iyi mi?

Yukarıdaki tuhaf hikaye çok da anlamlı gelmemiş olabilir size. Ama ben son 2 aydır Chabrol kutumun hayaliyle yaşıyordum ve bu yüzden de ölüm haberi nedense olması gerekenden daha çarpıcı geldi sanki. İşin aslı Chabrol bana Fransız Yeni Dalga yönetmenlerinin en önemlisi gibi gelmiştir hep. Önemli demeyeyim de hadi, gizemli diyeyim. Bu niteliğin ne kadar mühim olduğunun altını çizerek elbette. Tabii bunu filmlerinden hareketle söylüyorum. 50 civarında filminini hepsini izlemedim tabii ve son dönem filmlerinden de açıkçası en çok La Ceremonie'yi sevmiştim. Asıl filmlerini 50'li, 60'lı yıllarda çekmişti bence. Godard ya da Truffaut gibi tıpkı. Ama onun diğerlerinden farkı anlattıklarını biraz daha tür sinemasına yakın bir tarzda anlatırdı ve ben de en çok bunu seviyordum galiba. Filmlerinde önemli bir yer tutan temalardan "sınıf çatışması"nın en çok gerilime yakıştığını düşünüyordu bence. Ve haklıydı da. Son filmi Bellamy'yi henüz izleyemedim ve merak ediyorum doğrusu. İkiye Bölünen Kız'ı çok sevmemiştim oysa. herneyse, fazla lakırdının manası yok, Chabrol da gitti işte. 80 yaşındaydı.

"Çoğunluk" Venedik'ten ödülle döndü!


Asıl güzel haberi sonraya bıraktım gördüğünüz gibi. Seren Yüce'nin filmi Çoğunluk, jüri başkanlığını Fatih Akın'ın üstlendiği Luigi De Laurentiis Ödülü'nü aldı. Bu ödül genç sinemacılara veriliyor ve "geleceğin Altın Aslan'ı" olarak adlandırılıyor. Ödülün yanısıra bir de 100bin dolarlık bir armağan var, ki bu da genç yönetmen ve yapımcıyı teşvik için verilen bir para.Seren Yüce'yi ve filme emeği geçen herekesi tebrik ediyorum.

Altın Aslan Sofia Coppola'nın


67. Venedik Film Festivali dün gece yapılan ödül töreniyle sona erdi. Sinema dünyasının en köklü ödülü olan Altın Aslan'ı Sofia Coppola'nın Somewhere adlı filmi aldı. Filmlerini Virgin Suicides'dan beri ( ki en sevdiğim filmidir muhtemelen, ya da Lost In Translation ) severek takip ettiğim Sofia Coppola, henüz izlemediğim bu filminde de harikalar yaratmış anlaşılan. Başkanlığını Tarantino'nun yaptığı Jüri En İyi Yönetmen için verilen Gümüş Aslan'ı da Balada Triste De Trompeta adlı korku filminin yönetmeni İspanyol sinemacı Alex de la Iglesia'ya vermiş. Neyse ki Cannes'da bir süredir uygulanan "aynı filme iki ödül yok" kuralı burada geçerli değil. Alex de la Iglesia bu sayede En İyi Senaryo Ödülü'nü de almış. Coppa Volpi'lere gelince. En İyi Erkek Oyuncu, Jerzy Skolimowski'nin son filmi Essential Killing'de canlandırdığı Amerikalı Taliban üyesi rolüyle Vincent Gallo'nun oldu. En İyi Kadın Oyuncu ise Yunan filmi Attenberg ile Ariane Labed'e verildi. Bu arad hemen belirteyim, geçtiğimiz yıl İstanbul'a da gelen Skolimowski ayrıca Jüri Özel Ödülü'nü de aldı. Aronofsky'nin çok ses getiren filmine ( Black Swan ) ise tek ödül geldi: Mila Kunis filmdeki rolüyle En İyi Genç Oyuncu ödülü olan Marcello Mastroianni Ödülü'nü aldı. Benim merakla beklediğim tek isimse Monte Hellman'dı ve ona da Yaşam Boyu Başarı Ödülü verilmiş, ki Tarantino'dan daha azını beklemezdim doğrusu.

8.09.2010

Scorsese'den Elia Kazan belgeseli



Aslına bakarsanız Martin Scorsese daha çok müzik odaklı belgeseller çekiyor ve çok da iyi yapıyor. Ancak bu kez durum farklı. PBS'in American Masters serisi için gösterim haklarını satın aldığı A Letter To Elia adlı belgesel Hollywood tarihinin en ünlü filmlerinden bazılarını yönetmiş Elia Kazan hakkında bir film. İlk gösterimini Venedik Film Festivali'nde yapan belgeselin ortak yönetmeniyse Kent Jones. Bildiğiniz gibi Elia Kazan yıllar önce Anadolu'dan ABD'ye göçmüş Rum asıllı bir vatandaşımız ve biz Türklerin de kendini bir şekilde yakın hissettiği bir sinemacı. Bu anlamda Scorsese'nin belgeselini birkaç sebepten dolayı izlemek istiyorum. Birincisi tabii ki Kazan'ın Türkiye ile olan ilişkisini nasıl ele almış onu merak ediyorum. İkincisi, Hollywood'da Kazan'ın bir dönem gammazladığı için kara listeye alınan kişileri hatırlayarak, ünlü yönetmenin siyasi duruşunu nasıl işlemiş onu da görmek istiyorum. Bir de son olarak tabii ki filmleriyle ilgili bölümleri, kamera arkasında yaşananları ( tabii bunlar Scorsese'nin filmine dahilse ) fena halde merak ediyorum. Festival yöneticilerine şimdiden duyuralım da kaçırmasınlar.

Clint Eastwood'u böyle görmek ister miydiniz?



Tabii artık çok geç ama hem Superman hem de James Bond rollerini Clint Eastwood'un canlandırma ihtimali bir zamanlar o kadar da akılalmaz değilmiş. Son filmi Hereafter'ın tanıtımı için yaptığı röportajlardan birinde Clint Eastwood kariyerinin ilk dönemlerinde her iki rolün de kendisine önerildiğini ama bu teklifleri reddettiğini söylemiş. Reddetme sebebi de "daha gerçeköi" karakterler oynamak istemesiymiş. Diyor ki: "Çok uzun yıllar önce, Superman'i ilk çekmek istedikleri dönemde, Warner Bros'un Başkanı Frank Wells bana başrolü teklif etti ama istemedim. Filmi beğenmediğimden değil de, bence Superman ben olamam, bir başkası olmalı diye düşündüm." Keza James Bond meselesinde de benzer bir durum yaşanmış. "Sean Connery rolü bıraktıktan sonra bana teklif ettiler James Bond'u. Ama bana pek doğru gelmedi, o Sean'ın işi dedim ve geri çevirdim." Doğrusu Superman değil ama Clint Eastwood'un oynayacağı bir 007 ilginç olabilirmiş. Tabii artık hayal. Bu arada hemen hatırlatalım, başrollerini Matt Damon ve Bryce Dallas Howard'ın paylaştığı Hereafter 22 Ekim'de vizyona çıkacak.

7.09.2010

Klasik Afiş



Fazla söze gerek yok herhalde. Filmin Fransa gösterimi için hazırlanan afişi görüyorsunuz yukarıda.

Son durum: Don Quixote



Terry Gilliam'ın lanetli filmi The Man Who Killed Don Quixote ile ilgili her gelişmeyi yakından takip ediyorum bildiğiniz gibi. En son filmin çekileceğine dair haberler geldiğinde bunu hemen sizinle paylaşmıştım. Gilliam bu konudaki umudunu hiçbir zaman tam olarak yitirmedi ve sürekli olarak bu projeye dönmek için fırsat bekledi. Tam da iyi haberler gelir gibi olmuştu ama şimdi yine kötü bir haberle karşı karşıyayız. Variety'ye konuşan Gilliam filmin 6 ay kadar önce finansal anlamda çöktüğünü açıkladı. Ama merak etmeyin, Don Quixote değirmenlerle savaşmaya devam ediyor. Yani Gilliam hala vazgeçmiş değil. Robert Duvall'ib Don Quixote'yi oynayacağını söyleyen Gilliam, Ewan McGregor'un da kadroda olduğunu ekliyor ve "bir yerlerden para bulmaya çalışıyoruz" diyor. Bu arada Time Bandits'i de 3 boyutlu olarak yeniden gösterime çıkarmak gibi bir de hayali varmış, bilmem ilginizi çeker mi?

George Clooney gişenin zirvesinde



Aslına bakarsanız bu beni bile şaşırttı. Yani George Clooney'nin gişe potansiyelinin çok yüksek olduğunu biliyor ve kabul ediyorum ama The American bana hiç de bu kadar izleyici toplayacak bir film izlenimi vermemişti. Oysa ilk 3 günde 20 milyon dolara yakın hasılat toplamış film. Herşeye rağmen düşüncem şudur, ilk bir iki hafta sonunda izleyici sayısı dramatik anlamda düşecek. Yanlış anlamayın sakın, Anton Corbijn'in filmi bir hayli güzel. Ben çok beğendim ama George Clooney'yi Ocean's 11 gibi filmlerde izleyip sevenler için The American biraz ağır ( tempo anlamında ) gelebilir. Öte yandan Corbijn'in minimum diyalog kullandığı ve her karesine özenip bezendiği filminini görüntüleri gerçekten etkileyici. Akla Antonioni'yi getiriyor hatta. O kadar.

3.09.2010

Back To The Future şimdi oyun oldu



Zamanı gemişti doğrusu. Back To The Future'ın 25. yıldönümü şerefine piyasaya çıkarılan oyunun hangi oyun konsollarında oynanacağı henüz açıklanmadı ama tahminen Playstation ve XBox kullanıcılarını üzmeyecek bir ayarlama yapılacaktır. Tabii PC versiyonu da hemen hemen garanti gibi. Yukarıdaki fotoğraftan da anlaşılacağı gibi oyundaki karakterler filmdeki karakterlerin benzerleri olacak ve hatta Doc Brown rolünü Christopher Lloyd seslendirecek. Back To The Future üçlemesinin BluRay versiyonunun da piyasaya çıkacağı sıralarda çıkacak olan oyun 5 ay içinde parti parti piyasaya sürülecek. Daha detaylı bilgi için buraya bir bakıverin bence.

1.09.2010

The Arcade Fire ve Spike Jonze işbirliği



The Arcade Fire son yılların en iyi gruplarından biri. Funeral olsun, Neon Bible olsun çok sağlam albümler bence. Ne yazık ki henüz yeni albümleri The Suburbs'ü dinlemeye fırsat bulamadım. Keşke birileri İstanbul'a getirebilse de canlı canlı izleyebilsek kendilerini. The Arcade Fire'ı yakından takip edenler bilir ki, entelektüel tiplerden oluşan grup sadece müzikle yetinmez ve başka alanlarda da ilginç ürünler verir. Spike Jonze ile giriştikleri film projesi de grubun farklı alanlrda yaptığı işlerden biri. Bundan birkaç ay önce Jonze'nin ne olduğu bilinmeyen gizli bir film projesine kalkıştığı duyulmuştu. İşte o projenin, The Arcade Fire ile birlikte çekecekleri bilim-kurgu temalı bir kısa film olduğu anlaşıldı. Win Butler şöyle demiş film için: "Biz Spike'a albümden bazı parçaları çaldık, o da gözünün önüne gelen ilk görüntüleri çekti. Onun aklına gelenlerle benim çocukken çekmeyi düşündüğüm bir bilim kurgu filminini duygusu birbirine çok yakındı. Kardeşim, ben ve Spike oturup senaryoyu yazdık, sonra da hep beraber çektik. Çok eğlenceli, tamamen amatör bir iş oldu." Grupla ilgili bir başka ilginç haber de ünlü sinemacı Terry Gilliam'ın bir konserlerini çekip webcast şeklinde yayınlayacak oluşu. Gilliam'ın en sevdiği yönetmenlerden biri olduğunu ve Brazil'i defalarca izlediğini söyleyen Butler bu konser filmi konusunda da bir hayli heyecanlı. Öte yandan, grup interaktif bir internet projesini de hayata geçirmiş durumda. http://www.thewildernessdowntown.com/ adresine girip, kendi kısa filminizi çekebilirsiniz. Ben henüz muvaffak olamadım ( çünkü google chrome gerekiyor ) ama, çok ilginç göründüğünü söyleyebilirim.