25.05.2011

Bir Zamanlar Cannes'da


Nuri Bilge Ceylan'ın Jüri Büyük Ödülü'nü aldığını öğrendiğimde Münih havalimanındaydım. Oysa Cannes'da, hatta mümkünse Festival Sarayı'nın büyük salonunda olmalıydım. Ama her şey istediğiniz gibi olmuyor işte. Yekta Kopan ve Gökhan Kalan ile birlikte Münih'teydim ve devasa havalimanının içinde bir yandan Lufthansa Service Center'ı arıyor, bir yandan da İstanbul'dan bana naklen ödül törenini anlatan eşimle telefonda konuşmaya çalışıyordum. Ama buna daha sonra döneceğim.

20 Mayıs Cuma, saat 12.30

Nice Havalimanından çıkıp, yanımıza bir de ilk kez Cannes'a gelen Erman Ata Uncu'yu alıp taksiyle Cannes'a doğru yola koyuluyoruz. En büyük derdimiz Bir Zamanlar Anadolu'da'nın saat 10'daki basın gösterimini kaçırmış olmamız ( çünkü herkes bilir ki, NBC filmi izlememiş gazetecilerle söyleşi yapmaz ) ama Erman sağolsun basın gösteriminin saatinin değiştiğini ve akşam 19.30'da filmi izleyebileceğimiz söylüyor. Moraller yeniden yüksek, artık Cannes'a hazırız. Hatta içimizden "seni yeneceğim ulan Cannes" diyenler bile olabilir, bilemiyorum.

Erman'ı oteline bırakıyor ve merkeze çok daha yakın olan kendi otelimize geçiyoruz. Odalar küçücük ( içerde sağdan sola dönmek bile eziyet bazı noktalarda, hatta Gökhan'ın kapısı yatağa dayandığı için tam açılmıyor ) ama olsun, zaten sadece uyumaya geleceğiz otele, gamsızız. Hemen eşyaları bırakıp Festival Sarayı'na doğru yola çıkıyoruz. Amaç, bir an önce "Badge"leri almak ve RTL ekibiyle buluşup canlı yayın için hazırlıklara girişmek.

Aç Parantez - Badge

Badge dediğimiz şey Cannes Film Festivali'nde nefes almak için şart olan yaka kartları aslında. Festival için kasabada bulunan herkesin ( turistler hariç elbette ) bir badge'ı var. Bu badge'ler renk renk ve her rengin de bir kapasitesi var. Örneğin yukarıda gördüğünüz pembe basın badge'i hemen hemen ortalama tüm basın mensuplarına verilen bir badge ve bu badge ile tüm basın gösterimlerine girmeniz mümkün. Ama örneğin bir efsane beyaz badge var ki, o renge sahip basın mensupları salona ilk alınanlar oluyor ve en iyi yerleri de onlar kapıyor. Beyazın ardından noktalı pembe dedikleri üzerinde içi dolu sarı bir dairenin bulunduğu badgeler geliyor. Ardından mavi ve sarı badgeler geliyor ki, eğer gösterim küçük bir salonda yapılıyorsa onlara yer kalması pek olası değil maalesef. Tabii sadece basının değil, yapımcıların, film ekibinin, markette film satmak ya da film almak üzere gezinen sektör üyelerinin, yani kısacası hemen herkesin bir badge'ı var ve festival sarayının etrafındaki onlarca güvenlik nıoktasının her birinde durup bu badge'ınızı göstermeniz gerekiyor. Yoksa turistten farkınız yok demektir. Son olarak şunu da belirteyim, galalara katılmak badge ile falan da olmuyor ona ancak özel davetiyelerle girebiliyorsunuz.



20 Mayıs Cuma, 14.00

Badge'lerimiz göğsümüzde, çantalarımız omzumuzda ( Gökhan'ınki kamera gerçi ) kendimizi çok sıcak olduğunu yeni yeni anladığımız Cannes sokaklarına atıyoruz. Yine de önce bir Türk standına uğrayalım, Ahmet Boyacıoğlu'na merhaba diyelim düşüncesiyle yandan çark edip Village International'e ( Uluslararası Köy ) geçiyoruz. Bu yılki standın geçen yıllara oranla daha küçük olduğunu tespit ediyoruz ama Boyacıoğlu ve ekibinin sıcaklığı, misafirperverliği baki. Türk standı Bir Zamanlar Anadolu'da ekibinin basınla ve diğer konuklarla bir araya geldiği ana mekan. Zaten kısa bir süre sonra ortam kalabalıklaşıyor, dostlarla muhabbetler başlıyor, biralar, rakılar içilmeye başlanıyor. Keyifliyiz doğrusu, ama gözlerimiz de saatte bir yandan, ne de olsa canlı yayınımız var.


 

Yerel saatle 4'e doğru canlı yayın aracının yanına gidip RTL'deki dostlarla hasret gideriyoruz biraz da. Sağolsunsunlar bizi o kadar seviyorlar ki, normalde 200 Euro ödenmesi gereken ikinci kamerayı bize bedava vermeyi teklif ediyorlar. Bir süre yayını nereden yapacağımız konusunda kararsızlık yaşasak da, festival sarayı'nı karşımıza alıp ( seyircinin görmeyeceği bir açıya aslında ), çimenlerin üzerindeki bir heykelin önünde konuşlanmaya karar veriyoruz. Yayına 10 - 15 dakika kala da konuklarımız ( ve onların yakınlarından oluşan minik bir izleyici topluluğu ) yanımıza geliyor ve yerlerini alıyor. Soldan sağa dizilen Yılmaz Erdoğan, Zeynep Özbatur, Ercan Kesal, Muhammet Uzuner, Ahmet Mümtaz Taylan ve Taner Birsel ile yaklaşık 20 dakika keyifli bir sohbet yapıyoruz. Sonra işimiz bitiyor. Sırada film izlemek var.

Yukarıda da bahsettiğim badge meselesi yüzünden ayrı düşsek de ( benim pembe, Yeka'nınsa nedense mavi badge'ı var ) Debussy salonunda yerimizi alıyor ve salonun kararmasını bekliyoruz. Gökhan'ın ne yazık ki yeşil renkli bir badge'ı var ve basın gösterimine girmesine imkan yok. Büyük salonda ( parter ve balkon rahat 1000 kişilik bir salondan söz ediyorum ) tek tük boş koltuk kalıyor ve ben parterde, Yekta balkonda, farklı köşelerde filmi izlemeye başlıyoruz. Yaklaşık 2,5 saat yalnız kalacağım ve uyku saatleri dışında ilk kez bu yalnızlığı yaşayacağım, ki bu da fena bir şey olmasa gerek. Tüm bunları geçirirken kafamdan, ışıklar sönüyor ve film başlıyor. İzleyenlerin aklında Anadolu'nun bozkırlarında ilerleyen üç arabanın görüntüsü daha baskın kalacaktır muhakkak ama aslında kirli bir camın ardındaki üç adamın ne dediklerini anlamadığımız sohbetiyle başlıyor Bir Zamanlar Anadolu'da.

20 Mayıs Cuma, saat 22.15

Festival sarayının merdivenlerinden inerken kafamız allak bullak. Çok güçlü bir film izlediğimizin farkındayız ve kendimize gelememiz bir hayli uzun sürecek, biliyoruz. Gökhan'la da buluşup Le Petit Lardon'da yemeğe oturuyoruz ve her birimiz farklı bir tabak ısmarladıktan sonra şarap eşliğinde Nuri Bilge Ceylan'ın dünyasına dalıyoruz. Daha doğrusu, çıkamadığımız dünyasında yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Gökhan biraz yabancı kalsa da ( hatırlayınız, filmi izlemedi henüz ) NBC'nin sinemasını yakından tanıdığı için sohbete hemen katılıyor ve yaklaşık bir saat boyunca hiç ara vermeden filmi konuşuyoruz. Yekta da, ben de çok beğenmişiz, hatta çok etkilenmişiz. Tüm oyuncular ayrı ayrı dahil oluyor sohbete, ayrı ayrı tartışılıyor tarafımızdan. Kafamız o kadar dağılmış ki, bir ara Yekta'yı arayan Zeynep Özbatur'a nezaketen olsun bir "elinize sağlık" demeyi akıl edemiyoruz. Gece akıp gidiyor üstümüzden.



21 Mayıs Cumartesi, saat 14.00

"Ne zaman başlıyoruz, ben sizi bekliyorum" diyor Nuri Bilge Ceylan. Biz de aslında onu bekliyoruz ama neyse ki her şeyi çoktan hazırlamışız. Türk standının arkasındaki sahile yerleştirdiğimiz iki puftan biri NBC, diğeri Yekta için. Yerlerini alıyorlar ve 20 dakikalık söyleşimiz başlıyor. İlginç şeyler söylüyor Nuri Bilge Ceylan, bir yandan eline aldığı çakıl taşıyla oynarken. "Sinemaya yabancılaşıyorum" diyor örneğin, "Cannes'a gelmeyi sevmiyorum ama bu işi yapıyorsanız mecbur kalıyorsunuz bir yerde" diyor sonra. Zor şeyler söylüyor vesselam ama çok da güzel bir söyleşi çıkıyor ortaya ( izlemek isteyenler buraya tıklayabilir ). Söyleşi sonunda cesaretimi toplayıp, Yekta'nın gıpta eden bakışları altında, yeni aldığım Moleskin film defterimin ilk sayfasını imzalaması için ona uzatıyorum. Kırmıyor beni ve hatta "bir de sevgiyle yazayım" diyerek imzasını basıveriyor.

Söyleşinin ardından bir süre daha Türk standında takılıp Le Monde, Variety ve Sight and Sound gibi yayınlarda çıkan eleştirileri tartışıyoruz. Özellikle Le Monde'da inanılmaz büyük övgüler var. Okuduğumuz her yorum filmin "muhteşem", "büyük", "olağanüstü" olduğunu pekiştiriyor ve moraller giderek yükseliyor. Benim kişisel tahminim Robert De Niro'nun bir şekilde Altın Palmiye'yi Terrence Malick'e vereceği ama BZA için de özel bir ödül oluşturlacağı yönünde. Herkeste bir matematik var artık. Kimis Lars Von Trier'nin yarışdışı kaldığını düşünüyor ( ki haksız değiller ) ama Melancholia'nın oyuncularının şanslı olduğunu kabul ediyor. Sean Penn, Jean Dujardin, Tilda Swinton ve Kirsten Dunst isimleri sık sık telaffuz edilirken "acaba BZA için de bir oyuncu ödülü gelmez mi?" sorusu akılları meşgul ediyor. Bense, ödül alan bir filmin başka bir ödül almayacağı kuralından hareketle ( son yıllarda yazılı olmayan böyle bir kural var gerçekten de ) BZA'ya bir oyuncu ödülü vermeyeceklerini, daha büyük bir ödül düşüneceklerini ileri sürüyorum. Çeşitli köşelerde dönen bu sohbet bir süre sonra akşamın heyecanına bırakıyor yerini. Gala için dakika saymaya başlıyor herkes.



21 Mayıs Cumartesi, saat 21.30

Majestic Otel. Festival Sarayı'na en yakın otellerden biri burası. Altın Palmiye için yarışan ekiplerin büyük kısmı burada kalıyor. Hatta kapıda sigara tüttürürken anlıyoruz ki, açılış ve kapanış töreninin sunucusu Melanie Laurent da burada kalıyor. Ekipteki tüm erkeklerin şık smokinler ( NBC hariç elbette, o yine takım elbise ve kravatla gelmiş ), tüm kadınların ise göz alıcı gece elbiseleriyle hazır bulunduğu Majestic'te sevgili Kerem Ayan'ın yönlendirmesiyle patlatılan şampanyalar elden ele gezerken biz ufak ufak dışarı çıkıyoruz ve kendimizi Festival Sarayı'nın içine doğru akan kalabalığın içinde buluyoruz. Gece aslında yeni başlıyor.



22 Mayıs Pazar, saat 12.00

Yekta'ya dönüyorum ve kısık bir sesle "arayan var mıymış?" diye soruyorum. "Bilmiyorum, aramadım artık Zeynep'i" diye yanıtlıyor beni. Haklı. Aranmaz. Ya telefon gelmediyse? Mesele şu; bu yıl ödül alan filmlerin basın temsilcileri festival yönetimi tarafından aranacak ve törene katılmalarının şart olduğu söylenecek. Hangi ödülün geleceğini söylemeyecekler ama filmin bir ödül kazandığı kesinleşmiş olacak. Bu telefon da saat 12 civarında gelecek. O yüzden 12'den itibaren herkeste inanılmaz bir gerginlik başlıyor. Saat 1'e doğru film ekibi de Türk standına geliyor ve gerilim iyiden iyiye yayılıyor. İşin üzücü yanı bizim az sonra yola çıkacak olmamız ve bırakın ödül törenini, gelecek o telefonun heyecanını bile yaşamayacak oluşumuz. Nitekim gelmeyen telefonun gölgesinde herkesle vedalaşıyor ve son yemeğimizi yemek üzere La Libera'ya gidiyoruz. Burası bizim favori mekanlarımızdan ve her geldiğimizde en az bir kez gittiğimiz bir lokanta. Yemeğin ardından otele doğru giderken Zeynep arıyor ve bekledikleri telefonun geldiğini söylüyor. Yekta'nın konuşmasından ağlamaya başladığını anlıyorum. Sadece o da değil üstelik, Türk standında herkes gözyaşlarına boğulmuş ve biz orada değiliz. Lanet okuya okuya önceden ayırttığımız taksiye binip Nice havalimanına gidiyoruz, aklımız Cannes'da kalarak.

23 Mayıs Pazartesi, saat 06.00

"Ne garip bir gündü" diye düşünüyorum, Münih Havalimanının 10-15 kilometre ötesindeki Sheraton Oteli'ndeki odam uyanmaya çalışırken. Bir Zamanlar Anadolu'da Cannes'da alınabilecek en önemli 2. ödülü aldı ve biz bunu telefonla öğrenebildik ancak. Üstelik Lufthansa hava muhalefeti yüzünden bizi Münih aktarmasına yetiştiremedi ve geceyi Almanya'da geçirmek zorunda kaldık. Şİmdi yeniden uçağa binip İstanbul'a döneceğiz ve muhtemelen hiç dinlenemeden acayip bir temponun içine düşeceğiz. Bir yanıyla müthiş bir rüya, bir yanıyla ciddi bir kabus gibi. Ödüle sevinirken, o heyecanı anında ve yerinde yaşayamamış, daha da beteri haberleştirememiş oluşumuza üzülüyoruz. Üstelik ne uğruna? Ne uğruna? Yaklaşık 24 saat süren bir yolculuğun ardından İstanbul'a ulaştığımızda bile bu sorunun cevabı gelmiyor aklıma.

Yekta'ya ve Gökhan'a ithaf olunur.

3 yorum:

  1. Yayın sürecini "festival" kılan dostum, bu yazınla da anıları ölümsüz kılmışsın. Elbette bu satırların arasına girip, eklemek istediklerim var ama bazen de sessiz olmalı insan; o kadarcığı da bize (sana, bana ve Gökhan'a) kalsın. Nicelerine... diyeceğim ama hemen belirteyim; bizi böylesine etkileyen sanat eserlerinin alacağı ödüllerin nicelerine... Ellerine, kalemine sağlık!

    YanıtlaSil
  2. Merhaba, yaziniz için tesekkürler, ellerinize saglik, festival heyecanini çok uzaklardan bana da hissettirdiginiz, tüylerim diken diken oldu okurken, çok güzel bir heyecanla yazmissiniz.
    Yalniz benim merak ettigim, neden festivalden erken dönmek durumunda kaldiniz ? :)

    filmin Fransa'da gösterimini sabirsizlikla bekleyen bir sinema meraklisi...

    YanıtlaSil