25.04.2014

Tribeca'da ödüller sahiplerini buldu


İlk kez 2002 yılında düzenlenen Tribeca Film Festivali kısa zamanda dünyanın saygın festivalleri arasına girdi. Tabii bunda festivalin kurucularından Robert De Niro'nun çok etkisi var. 11 Eylül saldırılarından sonra New Yokr kentine moral ve hareket getirmek için başlatılan festival geçenlerde 13. kez düzenlendi ve dünyanın dört bir yanından filmler gösterildi. Festivalin yarışma bölümünde yer alan filmler arasında yapılan değerlendirme sonucu şu filmler ödül aldı:

Zero Motivation

Narrative ( Anlatı ) bölümünde

En İyi Film: Zero Motivation - Y: Talya Lavie ( İsrail )
En İyi Erkek Oyuncu: Paul Schneider ( Goodbye to All That )
En İyi Kadın Oyuncu: Valeria Bruni Tedeschi ( Human Capital )
En İyi Görüntü Yön: Damian Garcia ( Güeros )
En İyi Senaryo: The Kidnapping of Michel Houellebecq ( Guillaume Nicloux )
En İyi Kurgu: Five Star ( Keith Miller )
En İyi Yeni Yönetmen: Josef Wladyka ( Manos Sucias )

Point and Shoot

Belgesel bölümünde

En İyi Film: Point and Shoot - Y: Marshall Curry ( ABD )
En İyi Kurgu: Ne Me Quitte Pas ( Sabine Lubbe Bakker - Niels van Koevorden )
En İyi Yeni Yönetmen: Alan Hicks

Son Hobbit filminin adı değişti

"Bırak Bilbo, istediği adı koysun filme, sinirlenmeye değmez. Sen bize lazımsın"

Peter Jackson ilginç bir hamleyle önümüzdeki Aralık ayında vizyona girecek son Hobbit filminin adını değiştirdiğini açıkladı. Düne kadar There and Back Again olarak bilinen filmin adı bugünden itibaren The Battle of the Five Armies ( Beş Ordunun Savaşı ) olarak değişmiş durumda. Jackson filmin önceki adının kendisinde yanlış bir his uyandırdığını söyledi ve "iki filmde kalsaydık belki olabilirdi ama üç filme çıkınca doğru olmadığını düşündüm" dedi. "Bilbo zaten ikinci filmde oraya varmış oldu, o yüzden isim bence yanlıştı" diyerek de konuyla ilgili düşüncelerini açıkladı Jackson. Bu arada Jackson "There and Back Again" adını ileride üç filmlik bir DVD/Blu-ray setinde kullanabileceğini de ima etti.

24.04.2014

Günün trailer'ı: Maps to the Stars


Exclu : la première bande-annonce de «Maps to... paylaşan: Telerama_BA

David Cronenberg'in yeni filmi Maps To The Stars ilk gösterimini Cannes Film Festivali'nde yapacak. Başrollerinde Julianne Moore, Mia Wasikowska, Robert Pattinson, John Cusack gibi isimlerin olduğu film arızalı bir Hollywood ailesini anlatıyor.

Tuhaf bir film yolculuğu



Yukarıda gördüğünüz siyah beyaz görüntülerin ilginç mi ilginç bir hikayesi var. Okuyunca şaşıracağınızı düşünüyorum. İki öğrenci ( ve anlaşılan sanatçı ), Luke Evans ve Joshua Lake sırf merak ve sanat aşkına tek tek kestikleri 35 mm'lik film karelerini dikkatli bir şekilde yutmuşlar. Her film karesini de parlak renkli kapsüllerin içine koymuşler ve vücuttaki asitlerin filmleri işlemden geçirirken ( artık ne demekse ) kolon kanserine yakalanma risklerini minimuma indirmeye gayret etmişler. Filmler malum yollarla çıktıktan sonra da negatifleri bir güzel temizleyip elektron mikroskobuyla incelemeye almışlar. Son olarak da dev siyah beyaz baskılara dönüştürmüşler, işte yukarıda gördüklerinizi de o baskılar. Deneysel sinema diyenler?

Tarantino'ya mahkeme şoku


Hatırlayacaksınız, bir süre önce Quentin Tarantino'nun The Hateful Eight başlıklı senaryo taslağı internete sızmış ve Oscar'lı sinemacı o filmi çekmekten vazgeçtiğini açıklamıştı. Hatta Tarantino senaryoyu internete sızdıran Gawker adlı siteye de 1 milyon dolarlık bir tazminat davası açmıştı. İşte o dava nihayet sonuçlandı ve davaya bakan hakim John F. Walter yönetmenin aleyhine bir karar verdi. Yargıç gerekçesinde Tarantino'nun telif hakkının doğrudan ihlali yönünde yeterli bir kanıt ileri süremediğini söyledi. Öte yandan Ocak ayında senaryoyu sızdıran Gawker'ın yetkilisi ise senaryonun zaten internette dolaştığını ve ilk yayın hakkını çiğnemediklerini iddia etti. Bu arada geçen hafta Los Angeles'da düzenlenen bir etkinlikte senaryo izleyiciler huzurunda bazı oyuncular tarafından okundu ve aynı etkinlikte Tarantino hala film üzerinde çalıştığını belirtti. Okumaya katılan aktörler arasında Tarantino'nun film için ilk tercihleri olan Michael Madsen, Bruce Dern ve Tim Roth da vardı. Yani yakında filmin çekimlerinin başladığını duyarsanız şaşırmayın.

23.04.2014

Festivalin ardından - 1/2


Her yıl olduğu gibi bu yıl da istediğim, planladığım kadar film izleyemedim. İşti, hastalıktı derken birçok film güme gitti maalesef. Yine de izlediğim ve aklımda yer eden bazı filmleri burada sizinle paylaşmak istiyorum. Yukarıda da gördüğünüz gibi iki bölümlü bir yazı olacak bu ve ilk bölümünü festivalde izlediğim belgesellere ayırdım. Başlayalım.


Belgesel yapımlar son yıllarda kurmacalara oranla ( sayısal bir oran tabii bu ) hep daha doyurucu ve etkileyici oluyor sanki. Ya da ben özellikle belgesel sevdiğim için onları tercih ediyorum, bilinmez. Bu yılın belgeselleri arasında FACE ödülünü alan ve Yabancı Dilde En İyi Oscar'ının 5 adayından biri olan The Missing Picture ( Kayıp Resim ) "iyi ki izlemişim" dediğim filmlerin başında geliyor. Kamboçyalı sinemacı Rithy Panh'ın imzasını taşıyan film geçen yıl Act of Killing ile birlikte adı anılan ve çeşitli açılardan onunla karşılaştırılan bir filmdi. Gerçi iki film arasında ciddi farklar var ama benzer meseleleri ele aldığı da yadsınamaz. Kamboçya'nın yakın tarihini anlatan ve kimi siyah beyaz fotoğraflar ve film ( çoğu haber ) görüntülerinin yanısıra kilden figürlerle yaşanan korkunç yılları anlatan The Missing Picture son derece çarpıcı bir anlatıma sahip. Her şeyden önce tamamı elle yapılan kilden figürlere hayran kalmamak imkan değil. Tam bir el emeği göz nuru olan bu figürler arasında kalabalık insan topluluklarından tutun da, hayvanlara, köy manzaralarına, çalışma kamplarına varana dek çok sayıda "sahne" de yer alıyor. Renk kullanımının özel bir anlam ifade ettiği bu figürler filme de eşine az rastlanır bir duygu katmış. Filmin bütününe yayılan ve yönetmenin anılarını aktaran dış ses ise Kamboçya tarihine dair bir reehberlik sağladığı gibi filmin dramatik havasına da sağlam bir destek veriyor. Pol Pot'un iktidara gelişinin ardından yaşanan radikal değişimleri ve trajik olayları şiddet görüntülerine yer vererek değil ( işin kolayına kaçmadığını teslim edelim ) figürlerin aracılığıyla yarı dramatik bir tarzda anlatan Panh bundan sonra her filmini merakla beklediğim isimlerden biri olacak.


NTV Belgesel Kuşağı'nda yer alan filmlerden biri olan Trespassing Bergman ( Bergman'ın Evinde ) sinema meraklılarının kaçırmadığını umduğum bir filmdi. Farö adasında bir münzevi gibi yaşayan ustaların ustası Ingmar Bergman'ın evi ölümünden sonra kimi sinemacıların ziyaretine açılır ve bu ünlü sinemacıların ( yönetmenler, oyuncular vs ) ziyaretleri sırasında bir film ekibi onları takip edip, söyleşiler yapar. Film kabaca bu görüntü ve röportajlardan oluşuyor. Bir yandan Bergman'ın hayatının ve filmografisinin kronolojik bir serimi yapılırken, bir yandan da Haneke, Coppola, Von Trier, Scorsese, Inarritu, Landis, De Niro gibi bir çok ünlü isim de İsveçli yönetmen hakkında anı, görüş ve izlenimlerini paylaşıyor. Bergman'ın dünyasını ve filmlerini yakından bilenler için dahi ilginç yanları olan bir belgesel doğrusu. Tabii ki Lars Von Trier gibi zıpçıktılıkları yapanlar da yok değil. bergman'ın nasıl evin her odasında mastürbasyon yapmış olduğunu anlatan Danimarkalı provokatör bir kez daha akılları karıştırmayı başarıyor. Ama onu bir kenara koyarsanız sadece Bergman'ın evinin odalarında gezinmek bile ( yukarıda gördüğünüz film izleme odası gibi ) ciddi bir keyif, sinema adına.


Bu yıl belgesel dalında Oscar'ı kazanan ( ki bir sürprizdi benim için ) 20 Feet To Stardom ( Yıldız Olmaya Ramak Kala ) özellikle merak ettiğim filmlerden biriydi zira The Act Of Killing ve Al Meidan ( Meydan ) gibi iki muhteşem belgeseli nasıl alt ettiğini anlamak istiyordum. Açık konuşmak gerekirse Morgan Neville'in belgeselini beğenmekle beraber Oscar'da diğer filmlere biraz haksızlık edildiğini düşünüyorum. 20 Feet'in fikri çok iyi ve film de bir hayli iyi kotarılmış ama yine de insanı sarsacak denli güçlü bir belgesel değil, ki diğer filmlerde bunu yaşamış biri olarak söylüyorum. Film ünlü yıldızların gölgesinde kalmış vokalistleri anlatırken neden bazılarının dünyaca ünlendiği, neden bazılarının bir türlü yırtıp şöhrete kavuşamadığı sorusuna röportajlar ve tanıklıklarla yanıt arıyor. İster hırs deyin, ister ego, isterseniz yetenek ( ya da tüm bunların bir karışımı ), kimileri ne kadar umut vaat ederse etsin istediği yere ulaşımıyor ama yine de hayatlarını adadıkları bu işte onurlu bir yaşam mücadelesi vermeye devam ediyor. 20 Feet To Stardom tüm o gölgede kalan kahramanlara bir saygı duruşu nihayetinde ama benzer bir konuyu ele alan Searching For Sugarman ve Inside Llewyn Davis gibi filmlerin etkisinde olmadığı da kesin.


Bundan 3 yıl önce 21. yüzyıl sporunun en büyük idollerinden biri kimdir diye sorulsa büyük bir çoğunluk "Lance Armstorng" yantını verirdi herhalde. Bana sorsanız tüm zamanların sporcusu olduğunu bile iddia edebilirdim belki. Ama bugün bambaşka bir gerçeklikle karşı karşıyayız. 7 kez üstüste dünyanın en zor  spor müsabakalarından biri olan Fransa Turu'nu kazanan Armstrong'un hemen herkes tarafından ezbere bilinen ( kansere yakalaınışı, ölüme meydan okuyup hayata tutunuşu ve ardından bisikletiyle harikalar yaratışı )hayat öyküsü son 2 yıldır yeniden yazılıyor. Geçtiğimiz yıl okuduğum ve aslında bisikletçi Taylor Hamilton'ın Armstrong merkezli doping organizasyonunu ifşa ettiği anılarından oluşan The Secret Race konuyla ilgili bir hayli bilgilenmemi sağlamıştı doğrusu ve Alex Gibney'in belgeseli The Armstrong Lie ( Armstrong Yalanı ) bu anlamda bana yeni bir şey anlatmadı. Öte yandan film belki de hiçbir kitabın veremeyeceği şeyi veriyor ve izleyiciyi Armstorng ile yüzyüze getiriyor. Doping olayı kanıtlandıktan sonra tüm şampiyonlukları elinden alınan ünlü bisikletçinin yaptıkları hakkında söyledikleri belki çok gecikmiş bir günah çıkarma gibi gözükebilir ama Gibney'in elinden geldiğince mesafeli ve sempatiden uzak durmaya çalıştığı filmi yine de izlemeye değer ve yer yer bir hayli heyecan verici. Yine de benim tüm bu olanlardan ve filmden çıkardığım şey şudur: Fransa Turu bir an önce iptal edilmeli, yapılacak iş değil.


Benzer bir yüzleşme Errol Morris'in ABD eski Savunma Bakanı Donald Rumsfeld ile yaptığı mülakatlarda da var. The Unknown Known ( Meçhul Malum ) adlı belgeselde özellikle son Bush hükümetinin kilit isimlerinden biri olan Rumsfeld'in daha da eskiye giden siyasi kariyeri masaya yatırılıyor ve bir muhasebe yapılıyor. Ya da en azından Morris'in yapmak istediği şey bu. Armstrong'un tersine Rumsfeld film boyunca hiç günah çıkarma gibi bir psikolojiye girmiyor ve zaman zaman utanmazca yalan söylese de hiçbir konuda geri adım atmıyor. Sık sık ağzından çıkan "Bilmiyorum" yanıtı ise Morris gibi deneyimli bir belgeselciyi bile çaresiz bırakıyor doğrusu. Rumsfeld benzeri siyasetçilerden bizde de bolca olduğu için ( Demirel'den Bülent Arınç'a uzanan geniş bir yelpazeyi düşünün ) filmin bizlere seslenen çokça yanı olduğuna inanıyorum. Morris'in eski basın açıklamalarından derlediği görüntülerin çok benzerlerini biz gün aşırı görüyoruz, sadece bizim siyasetçilerimiz ( özellikle de iktidardakiler ) çok daha yüzsüz ve Amerika'daki gazeteciler soru sormakta çok daha özgür. Yine de çok fazla şey değişmiyor doğrusu. Bu da iktidar denen şeyin tüm coğrafyalarda benzer bir çürümeye neden olduğu gerçeğini hatırlatıyor bize, ki galiba en önemli mesele de bu.


Neredeyse tamamı bir tek yüz tarafından doldurulmuş bir film var sırada: Bertolucci On Bertolucci. Gerçekten de Walter Fasano ve Luca Guadagnino'nun imzalarını taşıyan belgesel hemen her karesinde İtalyan sibnemasının usta ismi Bernardo Bertolucci'yi çıkarıyor karşımıza ve biz, tüm filmi sadece onun görüntüsü ve sesiyle izlesek de, hiç sıkılmıyoruz. Yabana atılır iş değil doğrusu. Bertolucci'nin tüm kariyerini kronolojik bir dizgede gözler önüne seren film usta yönetmenin filmlerini, o filmlerin nasıl meydana geldiğini, hangi, tartışmalara sebep olduğunu ve usta sinemacının tüm bunlar hakkında neler düşündüğünü anlatıyor ve bunları da çok büyük ölçüde eski röportaj ya da kamera arkası görüntülerini montajlayarak yapıyor. Yönetmenin sinemasına aşina olanların büyük bir keyif alacağına inandığım belgesel sadece Last Tango In Paris ya da The Last Emperor gibi popüler filmleri izlemiş sinemaseverler için de bir şeyler ifade edecektir kanımca. Yine de onların sıkılma ihtimalleri de yok değil.


Viyana'daki Sanat Tarihi Müzesi'nin anlatıldığı The Great Museum konusu itibariyle daha önce bir benzerini izlemediğim bir belgeseldi. Müzelere duyduğum ilgi ve saygıdan mıdır bilmem, filmi son derece ilginç ve zenginleştirici buldum. Hatta filmi izlerken kendi kendime "Avrupa'da yaşasam böyle bir yerde çalışmak isterdim mutlaka" diye düşündüğümü itiraf edeyim. Müzede çalışan her bireyin işini ne kadar ciddiye aldığını görmek göz yaşartıcıydı doğrusu. Ama beni daha da etkileyen resmi mercilerin ( devlet erkanından bahsediyorum öncelikle ) de bu konuya ne kadar önem ve dikkat gösterdiğini görmek oldu. Devasa müzenin her bir santimetresine aynı özenin gösterilemsi, çalışanların da bu özenden nasibini alması ve tüm bunların aslında temel insani değerlerden sayılması gibi haller beni biraz ezdi aslına bakarsanız. Tam da o sırada müzedeki bekçilerden birinin bir Noel kutlaması sırasında ayağa kalkıp nasıl kendilerine karşı üstü kapalı bir ayrımcılığı yapıldığını anlattığı bölüm geldi de biraz gerçeğe döndüm. Sorunsuz cennet olmaz malum. Yine de şu kadarını söyleyelim, hani "Bizde sanata gereken önem verilmiyor" dediğimizde elitist olmakla suçlanıyoruz ya, bir de bu filmi izleyin bakalım, anlayabilecek misiniz? Sözüm meclisten dışarı elbette ( ya da doğrudan Meclis'ten içeri ).


İf İstanbul'da izlediğim etkileyici Pussy Riot belgeseli A Punk Prayer'dan sonra bu kez de Pussy Versus Putin ( Pussy Putin'e Karşı ) adlı belgeseli izleme fırsatı doğunca kaçırmadım doğrusu. Pussy Riot neredeyse tek başına Putin'e karşı son derece etkili bir muhalefet yürütüyor ve devrimin asıl itici gücünün kadınlar olduğu görüşünü muhteşem bir şekilde kanıtlıyor. Gogol' Wives adlı anonim kolektifin kotardığı filminse diğer film kadar güçlü olmadığını söylemek zorundayım. A Punk Prayer işin biraz daha derinine inip Pussy Riot'ı ve yakın çevresini daha iyi tanıtırken, Pussy Versus Putin daha genel bir plandan bakıyor meseleye ve Rusya'daki farklı dinamikleri göstermeye çalışıyor. Filmin özellikle Protestan fanatikleri odak noktasına aldığı bölümlerin çok çarpıcı olduğunu, ama yine de Pussy Riot'ı hiç tanımayanlar için de iyi bir başlangıç sayılabileceğini ekleyeyim.


Son yıllarda sıkça çekilen belgeseller de küresel finansal krizi dair olanlar. The Smartest Guys In The Room, The Inside Job gibi belgeseller bu konuda ilk aklıma gelenler. Ekonominin inceliklerini bilmeyenler için bu belgeseller kimi zorluklar içeriyor gerçi ama bu yıl festivalde gösterilen Master Of The Universe ( Evrenin Hakimi ) bu anlamda izleyiciyi en az zorlayanlardan. Frankfurt'taki terk edilmiş bir finans merkezinde, oranın üst düzey yöneticilerden biriyle yapılmış bir mülakattan ibaret olan film hem görsel dili, hem de öznesi üzerinden kapitalist yaşam tarzının ne kadar gayri insani olabildiğini göstermesi bakımından bir hayli etkiliydi doğrusu. Şunu da düşünmeden edemedim öte yandan: çok yakında tüm bunlar bizim ülkemizde de yaşanacak ve vahşi kapitalizmin çok daha karanlık bir yüzüyle tanışmış olacağız. Evinde ayakkabı kutularına istifledikleri dolarları olanlar hariç tabii.


Yönetmen James Toback ve oyuncu Alec Baldwin'in birlikte çekmek istedikleri film için Cannes'da para bulma maceralarını anlatan Seduced and Abandoned ( Baştan Çıkarılmış ve Terk Edilmiş ) adlı belgesel NTV Belgesel Kuşağı'nda izlediğim filmlerinden en eğlenceli olanıydı herhalde. Toback ve Baldwin'in yaklaşık 12 gün boyunca Cannes'da ulaşabildikleri tüm yapımcı, oyuncu ve iş adamlarıyla ( ki bazılarının mafya olduğuna şüphe yok ) yaptıkları toplantı ve görüşmelerden oluşan film günümüzde sinema sektörünün nasıl işlediği ve bir filmi finanse etmenin hangi aşamalardan geçtiğini göstermesi bakımından çok iyiydi. Elbette hiçbir şey burada gösterildiği kadar basit değil, ama filmdeki bazı toplantıların son derece aydınlatıcı olduğunu söyleyebilirim. Günümüzün en popüler yıldızlarından Ryan Gosling'in filmde söylediği her şeye imzamı da atarım bu arada. Bu arada kişisel bir de notum olacak: 2012 yılında benim de gittiği Cannes Film Festivali'nde çekilen filmin bir yerinde ( Toback ve Baldwin'in Film Market'te dolaştıkları bölüm ) festivali birlikte takip ettiğim dostum Yekta Kopan'ı da görmek çok hoş bir sürpriz oldu benim için. Anladığım kadarıyla ben o sırada başka bir yerdeydim ve bu matrak filmde görünme şansımı bu yüzden kaybetmişim. Neyse ki Yekta fırsatı kaçırmamış.


22.04.2014

Gabriel Garcia Marquez'in ardından


20. yüzyılın en önemli edebiyatçılarından Gabriel Garcia Marquez geçenlerde ( 17 Nisan ) hayata veda etti. Nobel ödüllü yazarın İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basılan çok kapsamlı bir biyografi var, okumanızı tavsiye ederim, tabii kendi yazdığı olağanüstü yapıtlarla birlikte. Biyografinin önsözünde 20. yüzyılın en önemli romanları ya da yazarları sıralanmak istendiğinde akla gelen isimlerin hemen hepsinin asrın ilk yarısına ait olduğu yazıyor. Gerçekten de Kafka, Woolf, Hemingway, Mann, Zweig, Fitzgerald, Faulkner gibi ilk akla gelen yazarların hepsi 1950'den önce yaşamış ya da yazmış edebiyatçılar. Yüzyılın ikinci yarısında onlarla aşık atabilecek tek yazar var: Marquez. Gerçi ben Nabokov'u da bu kısacık listeye eklemeye meyilliyim ama kitaptaki bu görüşe de saygı duyuyorum. Gelelim bizim konumuza. Bildiğiniz gibi Marquez romanlarından yapılan film uyarlamaları konusunda bir hayli titiz ve hatta aksi bir yazardı. İşin ilginç yanı kendisi de uzun yıllar film eleştirmenliği yapmıştı. Sadece o da değil, senaryolar yazmış, Latin Amerika Film Vakfı'nın yöneticiliğini yapmış ve Havana'daki Film Enstitüsü'nün kurucuları arasında yer almıştı. Yine de roman uyarlamalarına inanmazdı. 1981 yılında bir röportajda "İyi bir romanı daha da geliştiren tek bir film bile gelmiyor aklıma, ama kötü bir romandan yapılmış bir çok iyi film biliyorum" demişti. Haksız da değil aslına bakarsanız. Öte yandan bu görüşe varmadan önce hiç de az sayılmayacak bir süre sinemayla yakından ilgilendiğini ve yazarlıkla sinemacılık arasında gidip geldiğini bir kez daha vurgulamakta yarar var. Nihayet sinemadan vazgeçtiğinde şunları söyleyecekti usta yazar: "Muazzam görsel kuvvetiyle sinemanın mükemmel bir ifade aracı olduğunu düşündüm hep. Yüzyıllık Yalnızlık'tan önceki bütün kitaplarıma bu kararsızlık engel oldu. Bunlarda, karakteri ve sahneyi görselleştirmek için aşırı bir istek, diyalogların ve hareketlerin zamanlaması konusunda milimetrik bir dikkat, bakış açısını ve kadrajı belirtme takıntısı var. Fakat sinemada çalışrıken, ne yapılabileceğini fark etmekle kalmayıp, ne yapılamayacağını da anladım; görüntünün, anlatımın diğer öğeleri üstündeki egemenliğinin muhakkak bir avantaj ama aynı zamanda bir sınırlılık olduğunu gördüm ki bu benim için şaşırtıcı bir keşifti çünkü romanın imkanlarının sınırsız olduğu gerçeğini ancak o zaman idrak ettim."


Marquez'in romanlarından yapılmış ve adı anılmaya değecek kimi filmler var yine de. Bunların ilki 1965 yılında filme aktarılan En Este Pueblo No Hay Ladrones ( There Are No Thieves In This Village ) Marquez'in bir hikayesinden uyarlanmıştı ve kadrosunda çok sayıda oyuncu olmayan ünlü isim yer alıyordu. Bu isimlerden biri de filmde bir papazı oynamayı şart koşan Luis Bunuel'di. Arturo Ripstein, Diego Rivera, Juan Rulfo ve hatta Gabriel Marquez'in de rol aldığı bu filme ulaşmak bugün pek kolay değil maalesef ama olur da tesadüf ederseniz kaçırmayın.


1965'te çekilen Tiempo de Morir ( Ölmek Zamanı ) aslında Marquez'in ilk özgün senaryosuydu. İlk adı Charro olan ve Arturo Ripstein tarafından sinemaya aktarılan Tiempo De Morir belki Marquez uyarlamaları kategorisine tam olarak uymuyor ama yine de bahsetmeden geçilmeyecek kadar önemli bir film. Film işlediği bir cinayet yüzünden 18 yıl hapiste yatan bir adamın çıktıktan sonra kendisini öldüreceklerini bildiği halde eskiden yaşadığı köye dönüşünü anlatıyor. Jorge Martinez de Hoyos, Marga Lopez ve Enrique Rocha'nın başrollerini paylaştığı filmin diyalogları da yine başka bir ünlü yazara, Carlos Fuentes'e ait. Filmin ilk gösterildiğinde başarısız bulunduğunu, Marquez ile Ripstein'ın birbirlerine düştüklerini ekleyelim. İşin daha da ilginç yanı aynı senaryo 1984 yılında bir kez daha sinemaya aktarılacak ve Jorge Ali Triana'nın çektiği bu versiyon daha çok beğenilecekti. İlkinden farklı olarak Meksika'da değil Kolombiya'da ve renkli olarak çekilen yeni versiyon da en az eskisi kadar bulması, ulaşması zor bir film.


Francesco Rosi imzalı Cronaca de una Morte Annunciata ( Kırmızı Pazartesi ) yine akılda kalan Marquez uyarlamalarından biridir. 1987 tarihli film aynı yıl Cannes Film Festivali'nin açılışında gösterilmişti. Her ne kadar romanın seviyesine yaklaşamasa da günümüze kalan ortalama Marquez uyarlamalarından biri olarak anılır. Filmden yıllar önce Rosi ile tanışan ve günün birinde onunla birlikte bir film projesi gerçekleştirmeyi de konuşan Marquez İtalyan sinemacıyı hemen onayladı hatta filmi sadece o çekecekse izin vereceğini açıkladı. Filmin başrollerinde ise Ornella Muti, Rupert Everett ve Anthony Delon ( sahi öyle biri vardı eskiden ) yer alıyordu. 8,5 milyon dolarlık bütçesiyle o güne dek çekilmiş en pahalı Marquez uyarlamasıydı Kırmızı Pazartesi. Aslında bu kadar önemli bir roman ( novella desek daha doğru belki ) çok daha iyi bir uyarlamayı hak ediyordu şüphesiz ama maalesef elimize kalan budur.


1989 tarihli Miracle In Rome adlı film de iyi Marquez uyarlamaları arasında sayılıyor. Lisandro Duque Naranjo imzalı film Marquez'in La Santa adlı hikayesinden hareketle çekilmişti ve gömüldüğü halde yıllarca çürümeyen cesedi yüzünden Vatikan tarafından "azize" ilan edilmek istenen kızını yeniden gömmeye uğraşan bir babanın öyküsünü anlatıyordu. Tahmin edileceği gibi bu mevzu bir hayli tartışma yaratmış ve Hristiyanlar bir hayli itirazlarda bulunmuştu.


1996 tarihli Edipo Alcalde ( Kızıl Oidipus ) Marquez'in bir hikayesinden ya da romanından değil yazdığı bir senaryodan hareketle çekilmişti. Jorge Ali Triana'nın çektiği film Sofokles'in ünlü Oidipus eserini günümüz Kolombiyası'sına taşıyordu. Hemen tüm Marquez filmleri gibi bu da kimilerinin kıyasıya eleştirdiği, kimilerinin çok beğendiği bir film oldu.


El Coronel no Tiene Quien Le Escriba ( Albaya Mektup Yok ) ise şaşırtıcı bir şekilde Arturo Ripstein tarafından filme aktarıldı. şaşırtıcı diyorum zira Tiempo de Morir'den sonra Marquez ve Risptein bozuşmuş ve aynı filmin Triana tarafından bir kez daha çekilmesi Ripstein'ı iyice kızdırmıştı. Belki de Marquez bu yüzden filmi Ripstein'ın çekmesine onay verdi. 1999'da gösterime çıkan film ( hem beğenilen, hem nefret edilen elbette ) Cannes'da gösterildi ve zengin oyuncu kadrosuyla dikkat çekti ( Salma Hayek, Marisa Paredes, Fernando Lujan ).


Marquez'in "Mutlaka Latin Amerikalı bir yönetmen çekmeli" dediği Love in the Time of Cholera ( Kolera Günlerinde Aşk ) ise bir İngiliz sinemacıya nasip oldu. 4 Nikah 1 Cenaze filmiyle ünlenen Mike Newell'ın çektiği filmde başrolü Javier Bardem üstlenmişti. Bardem'in filmdeki performansının pek beğenilmediğini not düşmekle birlikte gene belli oranda bir hayalkırıklığı yaratan Kolera Günlerinde Aşk'ın Marquez uyarlamaları arasında en kolay ulaşılabileni olduğunu belirteyim. Film gişede yattı, o ayrı.

18.04.2014

Cannes afişleri sergisi

Olivier Dahan imzalı Grace of Monaco festivalin açılış filmi olarak gösterilecek

Tabii bu serginin ilk ayağı olabilir ancak. Fark edeceğiniz gibi bazı filmlerin, hatta çoğu filmin afişi henüz yok ortada. Bunlardan biri de Kış Uykusu. Eksik afişleri de ilk fırsatta tamamlamaya çalışacağım, şimdilik bunlarla idare ediniz.

Olivier Assayas son filminde başrolü Juliette Binoche'a vermiş

Yves Saint Laurent hakkında bu yıl karşımıza çıkan 2. film Bertrand Bonello imzalı

Cronenberg yeni filmiyle Altın Palmiye için yarışıyor

Nuri Bilge Ceylan'ın ezeli rakipleri Dardenne Biraderler bir kez daha Cannes'da

Atom Egoyan son filmiyle Altın Palmiye arayışında

Tommy Lee Jones başrolünü de üstlendiği yeni filmiyle ana yarışmada

Naomi Kawase'nin yeni filminin afişi festivalin en güzel afişlerinden

Yönetmen Ned Benson ilk uzun metrajlı filmiyle ana yarışmaya kabul edildi

David Michod'nun filmi Geceyarısı Seansı'nda gösterilecek

Pascale Ferran festivalin Un Certain Regard bölümünde yarışacak

Andrew Hulme imzalı Snow In Paradise yine Un Certain Regard'a seçilen bir başka film

Çoğu kez olduğu gibi bu yıl da yarışma dışı gösterilen bir animasyon film var

Zhang Yimou'nun son filmi de yarışma dışı gösterilecek

Ken Loach bir kez daha ana yarışmada

16.04.2014

Cannes'ın afişinde Fellini'ye saygı


Yine harika bir afiş olmuş, değil mi? Marcello'nun 8 ½ filmindeki o unutulmaz bakışını afişe taşımış bu kez Cannes. tabii ki festival aslında dünya sinemasının en büyük yıldızlarından biri olan Marcello Mastroianni'ye saygı duruşunda bulunmuş ama ben açıkçası Macello'yu Fellini olmadan düşünemediğim için gönlümden afişi ona adamak geçti. Öyle ya da böyle, sepia tonuyla ayrı bir hava kazanmış bu unutulmaz "an" bize Marcello ve Fellini kadar sinemanın büyüsünü de hatırlatıyor.

15.04.2014

Farhadi'den öğrendiklerim

Asghar Farhadi ve İranlı hayranları
Boğaziçi Üniversitesi Rektörlük binasının ikinci katında yaklaşık 200 kişiyi ağırlamak üzere hazırlanmış salona girer girmez anlıyorum ki burası küçük kalacak; zira dışarıda bekleyen bir hayli insan var daha. Nitekim az sonra tüm koltuklar doluyor ve aslen bir kitaplık olan salonun kenarlarına çekilmiş masaların üstü ve balkonun, hatta balkona çıkan merdivenin de tamamı insanlarla doluyor. Geçtiğimiz yıl Bir Ayrılık filmiyle Yabancı Dilde En İyi Film Oscar'ını alan İranlı sinemacı Asghar Farhadi bir rock yıldızı muamelesi görüyor İstanbul'da ve belki de böylesi bir sinema dersini ( masterclass aslında ama çoğunlukla olduğu gibi bir sohbet havasında geçeceğine eminiz ) kampüsün daha büyük salonlarından birine, örneğin Saatli Bina olarak da bilinen Albert Long Hall'daki salona alabilirlermiş.

Sinema yazarı Esin Küçüktepepınar'ın moderatörlüğünde ve yaklaşık 7-8 dakika geç başlayan sohbet yönetmenin Farsça konuştuğu ve yanındaki iki çevirmenin ( 20'şer dakikalık nöbet değişimleriyle ) Türkçe çevirileriyle sürüyor. Hemen arkamda oturan ve kısa bir süre sonra İranlı olduğunu anladığım bir genç kadın sayesinde çevirmenin aslında çok da doğru bir çeviri yapmadığını anlayıp hayal kırıklığı yaşıyorum ama kendi mantığımı da zorlayarak her şeye rağmen Farhadi'yi doğru bir şekilde deşifre ederek dinlediğime kanaat getiriyorum. Asghar Farhadi sözlerine filmlerindeki karakterlerle ( 'Şahsiyet' diyor o tabii ve en çok kullandığı sözcük de bu oluyor 90 dakika boyunca ) başlıyor ve "Ben kadın-erkek, iyi-kötü gibi ayrımlarla oluşturmuyorum karakterlerimi ve hepsine de eşit mesafede durmaya gayret ediyorum." Gerçekten de izlediğim 4 Farhadi filmini şöyle bir kafamdan geçirince ne demek istediğini anlıyorum. Filmlerinde izleyiciyi sürekli iki arada bir derede bırakması aslında onun bu görece tarafsız duruşundan kaynaklanıyor. Bu tarafsızlığının da kendi sinemasının temellerinden biri olduğunu söylüyor Farhadi. "Yunan tragedyalarında iyi ve kötü karakterler önceden belirlenmiştir. Ama günümüzde bu böyle değil. Kavgalar artık iyiler arasında oluyor çoğunlukla. Kimin kazanacağını da bilemiyorsunuz. Ben de bilmiyorum ve filmlerimi de bu dengeyi oluşturacak şekilde yazıyorum. Bence yönetmen bir düşünceyi izleyiciye empoze etmeye çalışmamalı. Seyirci izlediği filmle ve karakterlerin davranışlarıyla ilgili kendisi bir sonuca varmalı. Bu benim tüm filmlerimde ortak bir özelliktir." Tabii Farhadi Yunan tragedyalarından örnek verdiği anda aklıma katharsis meselesi düşüyor ve yönetmenin özellikle anti-kathartik bir yapıyı mı tercih ettiğini merak ediyorum. Neredeyse Brechtiyen bir yaklaşımı olduğunu iddia edebilirim aslında ama Brecht kendi teorisini inşa ederken muhalif ve Marxist bir temelden hareket etmişti, Farhadi'nin ise görünürde böyle bir derdi yok. O daha çok durumların karakterler üzerindeki etkilerini araştırmakla alakalı sanki.

Her konuyu ele aldıktan sonra salondan sorulan soruları yanıtlıyor Farhadi ve bir süre sonra anlıyorum ki aramızda bir çok İranlı genç var. Soruların 3'te biri Farsça geliyor desem yanlış olmaz herhalde. Genellikle de yönetmenin o tarafsız bakışını temellendirme ihtiyacı içinde olan sorular soruluyor ve Farhadi de büyük bir sabırla kendini ifade etmeye çalışıyor. "Karakterlerim arasında dengeyi kurmak her zaman kolay olmuyor, bazen bir karaktere daha çok yaklaştığımı fark edip kendimi engellemeye çalışıyorum" diyor bir soruyu yanıtlarken. Karakterleriyle arasına koyduğu mesafeyi açıklarken de "Hem ahlaki, hem duygusal bir mesafe bu" diyor. "Dinen yanlış olduğu söylenen bir davranış belki bazıları için öyle değildir. Bu yüzden benim onları yargılamam ne kadar doğru oldur ki." diyor. "Hangi teraziyle ölçeceğiz bu insanları, medeni ölçütlerle mi, vicdani ölçütlerle mi, dini ölçütlerle mi?" diye soruyor.

Bense şunu merak ediyorum aslına bakarsanız: filmlerinde ( hemen belirteyim Çarşamba Ateşi, Elly Hakkında, Bir Ayrılık ve Geçmiş üzerinden konuşuyorum ) her ne kadar karakterlere eşit mesafede olduğunu söylese de sanki kadın karakterlere hep daha fazla şey yüklüyor Farhadi. Genellikle filmdeki düğüm noktalarını oluşturan edimleri hep kadın karakterler gerçekleştiriyor, hikayeyi yönlendiren çoğunlukla kadınlar oluyor. Bu minvalde Farhadi kadın karakterlerini daha çok seviyor ve daha çok nefret ediyor. Başından beri vurguladığı duygusal tarafsızlık ilkesine de bir anlamda ters düşüyor. Berenice Bejo'nun Geçmiş filmindeki performansıyla Cannes'da En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alması da tesadüf değil, o kadar iyi çizilmiş ki o karakter ve oyuncuya fırsat veren o kadar çok kozla donatılmış ki. Farhadi ise "Bir erkek her zaman kadınları erkeklere tercih eder" diyerek yanıtlamaya başlıyor sorumu ( ya da yorumumu demeliyim belki, net bir soru olmadığına göre ortada ) ve kahkahayla karışık büyük bir alkış alıyor salondan. Hemen ardından ( sözünün nerelere çekilebileceğini çok iyi bildiğinden ) bunun bir şaka olduğunu söylemek ihtiyacı duyuyor ve karakterleri arasında kadın-erkek gibi bir ayrım yapmadığı söylemini tekrarlıyor. Ama çok büyük bir ipucunu da veriyor bu arada: "Filmlerimde erkekler genellikle geçmişi, kadınlarsa geleceği temsil ederler. Kadın doğurgandır, yani geleceğe dönüktür. Erkekse elindekini korumak ister, babasını bırakıp gidemez." Tam da bu galiba. Yani, o söylemedi belki ama, kadınlar filmlerinde neredeyse devrimci bir noktada duruyor. Devrimci değilse bile sarsıcı, dönüştürücü, isyankar. Bunu istemeden yapmış olamaz Farhadi, son derece ince düşünen bir sinemacı. Yine de kadınları kayırdığını ( iyi ya da kötü anlamda söylemiyorum, anlattığı hikayelerdeki ağırlıklarına bakarak yaptığım bir çıkarım ) kabul etmeye yanaşmıyor. Bir de şöyle düşünün ama: sadece erkeklerin olduğu bir film çekmekte çok zorlanır Farhadi bence, ama sadece kadınların olduğu bir hikayeyi rahatlıkla kurgulayabilir. En azından ben öyle düşünüyorum.

Sonlara doğru konu biraz dağılıyor haliyle ve bu sayede Farhadi'nin bir sonraki filmini yine Avrupa'da çekeceğini ama İran'da da mutlaka film yapmaya devam edeceğini öğreniyoruz. Yılmaz Güney'in filmlerini severim dediğinde anında bir alkış kopuyor, ama "Nuri Bilge yakın arkadaşımdır, onun da filmlerini çok severim" dediğinde beklediği alkış gelmeyince "hadi ama " dercesine kendisi alkışı başlatıyor. İran sineması hakkındaki düşüncelerini bir kaç cümleyle anlatamayacağını söylüyor ve son bir soru üstüne Füruğ Ferruhzad'ın çok öenmli bir şair olduğunu ifade ediyor. Sonrasında ise çoğunluğu İranlı hayranlarından ayrılması kolay olmuyor usta sinemacının. Dedik ya, bir rock yıldızı adeta, imzalar dağıtıyor, selfiler için poz veriyor, vs. Nihayet günün akşam olmaya direndiği saatlerde ardında mesut bir kalabalığı bırakarak kampüsten ayrılıyor.


7.04.2014

Festival Günlüğü - 2



THE INVISIBLE WOMAN / GÖRÜNMEYEN KADIN

Ralph Fiennes'in ikinci yönetmenlik denemesi olan Görünmeyen Kadın ( The Invisible Woman ) kimi özel anlarıyla akıllarda yer etse de genel olarak vasatın çok üstüne çıkamıyor. Bunda oyuncu seçiminden senaryoya kadar birçok etken var elbette ama Fiennes'in hem filmin başrolünü hem de yönetmenliğini üstlendiğini düşünürsek faturayı ona kesmek de kaçınılmaz olacak. Yine de hakkını teslim edelim, Ralph Fiennes bir türlü mutluluğu yakalayamayan Charles Dickens'ın trajik sıkışmışlığını alabildiğine ustalıklı bir şekilde yansıtıyor. Özellikle filmin unutulmaz anlarından biri olan tren kazasının ardından sevdiği kadını tanımazdan geldiği sahnede gerçekten neden çağının en önemli aktörlerinden biri olduğunu anlıyorsunuz. Ne var ki tüm o sıradışı güzelliğine rağmen Felicity Jones için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil. Dickens'ın neden Nelly'ye bunca tutulduğunu anlamak pek kolay değil ve bunda da oyuncu seçiminin rolü büyük. Öte yandan senaryoda imzası bulunan Abi Morgan'ın da Nelly'nin dünyasının tam anlamıyla yaratabildiğini ( hatta anlayabildiğini ) düşünmüyorum ve bunun da hikayeyi büyük ölçüde sakatladığına inanıyorum. Gerçi Nelly'nin annesi rolünde Kristin Scott Thomas son derece incelikli bir portre çiziyor ve bulunduğu hemen her sahneyi domine etmesini biliyor ama film Nelly'nin filmi olmalıydı ve biz de onun bakış açısına teslim olabilmeliydik. Aklıma benzer bir konuyu anlatan ( teşbihte hata olmaz diyelim de hemen ) Bright Star geliyor örneğin. John Keats ve Fanny Brawne arasındaki trajik aşkı anlatan film Görünmeyen Kadın'da eksik bulduğum her şeyi çok daha doğru bir şekilde ele alıyordu. Burada da herhalde Jane Campion'ın ustalığını teslim etmemiz gerekecek.


LA COUR DE BABEL / BABİL OKULU

Babil Okulu'nun ( La Cour de Babel ) henüz ilk dakikalarında şu soru geldi aklıma: bu filmi görmemiş miydik? Hatırlayanlar olacaktır, 2008 yılında Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye alan fransız yapımı Entre Les Murs ( "Sınıf" adıyla oynamıştı bizde ) hemen hemen aynı konuyu, benzer bir atmosferde ele alıyordu. Gerçi Laurent Cantet'nin filmi bir belgesel olarak sınıflandırmıyordu kendini ama büyük ölçüde belgesel bir anlatıma yaslanıyordu. Tabii haksızlık etmeyelim Julie Bertuccelli tutup da aynı filmi çekmemiş; başka bir işe soyunmuş. Cantet daha yeniyetme dediğimiz bir yaş grubunu alıp aralarındaki çatışmaları ve asimile olmayı reddeden öğrencilerin sistemle kavgalarını anlatırken, Bertuccelli daha genç bir yaş grubunun arasına dalıp, filmin adının da çağrıştıracağı gibi, dile dair zorlukları, çocukların uyum ve iletişimi meselelerini ele almış. Anlatım açısından da iki film arasında bir hayli farklar var. Biri ( Sınıf ) çok daha dramatik bir üslupla, yakın planlara daha çok yaslanan ve izleyiciyi olayın içine daha çok çeken bir yaklaşım izlerken, diğeri ( Babil Okulu ) biraz daha mesafeli ve anlayışlı bir yaklaşımı tercih etmiş. Dünyanın dört bir yanından ( İrlanda, Çin, Gine, vs. ) gelen 11 12 yaşındaki çocukların fransızcayla ilk kez tanıştığı ve asıl okullarına başlamadan önce bir çeşit hazırlık sınıfı gibi toplandıkları okulda geçen bir yılı anlatan Babil Okulu son kertede İki Dil Bir Bavul gibi çarpıcı bir fikirden yola çıkmasa da küçük küçük hikayeleriyle izleyici alıp götüren, göç meselesine bir de çocukların bakış açısından bakamaya çalışan dürüst bir film.

6.04.2014

Festival günlüğü - 1

Öncelikle birkaç not:

Fark etmişsinizdir, neredeyse 20 gündür yeni bir şey yazmamışım, yazamamışım. Öyle tuhaf günlerden geçiyoruz ki ne filmler, ne romanlar, ne de şiirler sızıyor yüreğimize. Çocuklar ölüyor durmadan, ne sebeple olursa olsun. Ve biz 'hayat devam ediyor' diyemiyoruz bir türlü, nasıl diyelim? Kaç kere oturduysam klavyenin başına, ya yarım bırakıp kalktım, ya da hiç başlayamadım yazmaya. Yine bilmiyorum biter mi bu yazdıklarım, yazacaklarım; okur musunuz, görür müsünüz? Tuhaf, çok tuhaf.





PHILOMENA / UMUDUN PEŞİNDE

Çok net hatırlıyorum, 80 yılların sonlarında Stephen Frears'ı ihanetle suçlayan arkadaşlarım vardı. My Beautiful Laundrette'i ( Benim Güzel Çamaşırhanem ) çeken biri hemen birkaç yıl sonra  Dangerous Liasons ( Tehlikeli İlişkiler ) gibi sisteme hizmet eden bir filmi nasıl çekebilirdi? Aslında o yıllarda da şimdikinden ya da eskisinden farklı bir tartışma değildi yürüttüğümüz. 80'li, 90'lı yıllarda Frears, Parker gibi sinemacılara karşı Greenaway, Jarman gibi yönetmenleri tutardık; tıpkı bizden önceki kuşağın Godard'ı, Antonioni'yi tuttuğu gibi. Ya da bugün artık açık bir şekilde anaakıma teslim olduğunu düşündüğümüz Cuaron gibilerine karşı hala aklımızı bulandıran Reygadas'ı tercih ettiğimiz gibi. Yine de bazen bazı filmler tüm bu 'sanatsal' hatta 'felsefi' tartışmaları geri plana atıp son derece basit bir insani meseleyi ( burada çocuğundan ayrı düşmüş bir annenin yaşadıkları şeklinde tezahür ediyor örneğin ) gözümüzün içine sokuyor ve biz duygularımıza yenik düştüğümüz noktada sinemanın başka bir gücünü de tanımak zorunda kalıyoruz: hikaye anlatma gücünü. Philomena'nın bizi teslim aldığı nokta da bu işte ve, inanın bana, bu hiç kolay bir şey değil. Bu anlamda çoğunlukla edebiyat ( ya da çizgi roman, ya da biyografi ) uyarlamalarında gösterdiği başarıyla hafızalarımızda yer eden Frears'ın bir auteur olmadığını ama kesinlikle usta bir yönetmen olduğunu hatırlamak lazım galiba.



Katolik Kilisesi'nin sabıkasının kabarık olduğunu söylemekle başlamalıyız belki işe. Ama bu çıkarım Philomena'dan aklımızda kalan tek şey değil elbette. Philomena sadece dinle ilgili bir film değil. Anneler ve çocukları, günah ve suçluluk duygusu, dün ve bugün, unutmak ve affetmek ( unutmamak ve affetmemek ya da ), cehalet ve yüksek kültür gibi kimi zaman birbirini tamamlayan kimi zaman da zıtların çarpıştığı ikililerin yer aldığı bir film. Zaten Frears'ın ( ve senaryoda imzaları olan Steve Coogan ve Jeff Pope'un ) filmdeki asıl ustalığı da burada beliriyor. Başka birinin elinde baştan sona yürek burkucu bir filme dönüşebilecek hikaye sık sık kahkahalarla güldüğünüz bir yol filmine dönüşüyor. Philomena ( Judi Dench ) ve Martin ( Steve Coogan ) ikilisinin uyumsuzluklarından kaynaklanan hayli ironik durum komedisi izleyiciye hem trajik öyküden kaçıp dinlenebileceği alanlar sağlıyor, hem de meseleye ( hatta din, sınıfsal farklılıklar gibi unsurları da katarsak meselelelere demeliyiz ) iki farklı açıdan bakmayı getiriyor. Hikayenin gerçekliği ise filme fazladan bir değer katmıyor doğrusu ama belgesel ve kurmaca gibi biçimsel türlerin gitgide içiçe geçtiği günümüzde 'old-school' sinemanın hala masaya koyabileceği güçlü tatlar olduğunu gösteriyor bize. Frears'a auteur değil usta derken bunu kastediyordum işte. Öte yandan filmin görmezden gelemeyeceğimiz bir başka üstünlüğü de oyunculukları ( gerek oyuncular gerekse oyuncu yönetimi anlamında ). Bir kere şunu kabul edelim ikinci bir Judi Dench yok dünyada. Onu Skyfall'da falan da sevdik elbette ama burada, o her zamanki güçlü kadın imajına sığınmadığı bir rolde, bambaşka bir hüner sergiliyor Dench. Bir yandan okuduğu fena halde sıradan aşk romanlarına duyduğu hayretle karışık hayranlığı ona mütebessim bir acımayla bakmamızı sağlarken hemen ardından öyle bir laf ediyor ki kendi manasız önyargılarımızla ne kadar da salak göründüğümüzü anlayıveriyoruz. Ecnebilerin 'force of nature' dediği türden bir oyuncu, ona şüphe yok. Tek bir bakışıyla, sesinin belli belirsiz hissedilen bir titremesiyle duvardan duvara çarpabiliyor izleyenleri, saygı ve hayranlık duymamak elde değil. Aynı şekilde onunla hemen hemen tüm filmde birlikte oynayan Steve Coogan da artık iyiden iyiye komedyen kimliğinden sıyrılmış bir performans sunuyor ve Dench'in ağırlığı altında ezilmediği gibi yer yer eli artırıyor. Hürmette kusur etmeden elbette. Uzun lafın kısası, Umudun Peşinde çocuklarımızın teker teker elimizden kayıp gittiği şu günlerde içine savrulduğumuz kara delikte daha da kaybolmamamız için yakılmış cılız ama sabit bir ışık gibi karşılıyor bizi. Onu görüp dikkat kesilmekte fayda var.




BÜYÜK BUDAPEŞTE OTELİ

Wes Anderson ise hiç tartışmasız bir auteur. Çağdaşları arasında kendine has görsel tarzı ilk bakışta ayrıt edilebilecek kadar özgün bir yönetmen. Sadece görselliği de değil üstelik, hikaye anlatış biçimi de pek kimselere benzemiyor Anderson'ın. Üstelik bu ilk filmlerinden itibaren böyle ve onun bu istikrarlı ama yine de değişken sinemasında detayların zenginliğinde kaybolmak izleyiciye her daim tarifsiz bir keyif veriyor. Büyük Budapeşte Oteli'nde de durum farklı değil.

Stefan Zweig'ın yazdıklarından etkilendiğini bir not olarak düşmüş filmin sonuna Anderson. Bundan ne kastettiğini merak edenlere söyleyeyim ( Sight & Sound'a verdiği röportajda kendi ağzından açıklamış ), Viyana doğumlu büyük ustanın hayatı boyunca yazdığı tek romanı Ungeduld des Herzens ( ilk yayınlandığında Acımak, son yayınlandığında ise Sabırsırz Yürek adıyla basıldı ülkemizde ) bu filmin katmanlı, neredeyse Matruşka-vari yapısına ilham kaynağı olmuş. Bir gün Paris'teki Luxembourg Bahçeleri'nde elinde Zweig'ın romanıyla dolaşırken bir anda karşısına çıkan Stefan Zweig büstü adtea bir işaret olmuş Anderson'a ve bu sahnenin bir benzerini de filminin başına yerleştirivermiş. Tıpkı Zweig'ın romanının girişinde olduğu gibi ( yazar bir arkadaşının arkadaşının başından geçen bir hikayeyi anlatır ) bir başlangıç yapan Anderson bir parkta yazarın büstünün yanına oturup elindeki romanı okumaya başlayan kızın dünyasına giriyor ve yazarın sesiyle bizi Büyük Budapeşte Oteli'ne götürüp Mustafa Zero ile tanıştırıyor ve o da bize Monsieur Gustave'ın hikayesini anlatıyor. Filmde üç ayrı zaman dilimi var ve Anderson her zaman dilimi için farklı formatta bir film kullanmış: 30'lu yıllar için o dönemin formatı olan 1.33:1, 60'lı yıllar için 2.35:1 ve günümüz sayılabilecek bölüm için de 1.85:1. Aynı şekilde üç dönemin renk skalası da biribirnden farklı ve otelin özellikle 60'lı yıllardaki görünümü ve ışığı son derece etkileyici. Ama her zamanki gibi bu filmde de izleyiciyi en çok çarpan Anderson'ın benzersiz anlatımı, hüzünlü mizahı ve derinlikli olmasa da akıldan çıkmayan karakterleri.


Bugüne kadarki Anderson filmleri içinde bir karakterin bu filmdeki kadar merkezi bir öneme sahip olduğu başka bir film hatırlamıyorum doğrusu. Ralph Fiennes'ın müthiş bir incelikle dokuduğu M. Gustave karakteri neredeyse tüm filmin sahibi konumunda. Bu da akla Wes Anderson'ın bir arayış içine girdiğini getiriyor aslında. Ola ki, bunca filmin ardından neredeyse klişeleşmiş alamet-i farikalarından uzaklaşmak isteği doğmuştur, saygı duyulmalı. Dikkat edilirse birçok kez sık sık kullandığı tepe açılarından bile feragat etmeye başlamış gibi duruyor, bir iki kilit sahneyi saymazsak. Ama yine de saplantıları, takıntıları olan bir sinemacı Anderson. Bu saplantıları terk etmek, kendi koyduğu kuralları yıkmak çok da kolay olmasa gerek. Yine de bundan korkmadığını, bazı yan karakterleri eskisine nazaran daha kaba çizgilerle ele aldığını ama merkezli bir hikayeye doğru da yavaş yavaş meylettiğini görebiliyoruz. Bu da bir sonraki filmini daha bir merakla beklememize yol açıyor doğrusunu isterseniz. Yeni bir yola mı sapacak, yoksa eski tarzında israr edip kendini bir anlamda garantiye mi alacak? Büyük sanatçıların hangisini tercih ettiğini biliyoruz, değil mi?