20.11.2015
Dünyadan sansür manzaraları
Hep kendi memeleketimizdeki sansürleri konuşacak değiliz ya. Bizde zaten bitmiyor mevzu, bol bol konuşuruz yine, bu kez dünyadan haberlerimiz var. İlki İsrail'den. Guardian'ın haberine göre bizde de bugün vizyona giren Hunger Games serisinin son halkası Mockingjay - Part 2'nin İsrail'de kullanılacak afişlerinden Jennifer Lawrence'ın fotoğrafı kaldırılmış. İsrail'in başta Bnei Brak kenti başta olmak üzere bazı bölgelerinde kadın görüntüsünün yasak olduğu bildirilirken geçmişte bir çok başka bölgede de kadın fotoğrafı olan afişlerin yırtıldığına dikkat çekilmiş. Yani anlayacağınız Jennifer Lawrence'ın görüntüsü, çıplak olmasa da, bazı kesimlerin hassasiyetini rencide ediyor. Sonuç: sansür elbette.
Bir diğer sansür haberi de Hindistan'dan. Variety'nin haberine göre James Bond'un son filmi Spectre'de 007'nin birbirinden güzel kadınlarla öpüştüğü sahneler hunharca kesilmiş. Hindistan'da bu işlere karar veren kuruludan bir üyenin açıklamasına göre kurulun başkanı ve Bollywood yapımcısı Pahlaj Nihalani ülkenin muhafazakar Başbakanı Narendra Modi'nin yardakçısı olduğu için bu kararı aldırmış. Sonuç: yine sansür elbette. Bazı şeyler ne kadar tanıdık değil mi?
Robert Carlyle: Okuduğum en iyi senaryo!
90'lı yılarda İngiliz sinemasını yeniden popülerleştiren filmlerden biriydi Trainspotting. Danny Boyle'un ikinci yönetmenlik denemesi olan film ( ilki de Shallow Grave idi, ki o da çok sağlam filmdir ) 70'li yıllarda Hollywood'un gölgesinde ve gerisinde kalan ada sinemasının sadece yeniden para kazanmaya başlamasına değil, aynı zamanda pek bir cool görünmesine de yol açmıştı. Gerçi 80'li yıllarda Peter Greenaway dünyada ancak David Lynch gibi isimlerin aşık atabileceği denli özgün bir sinema yapıyordu ama izleyicinin kolay kolay tüketebileceği filmler değildi onlar ve fazla fark edilmeden geçip gittiler. Oysa Trainspotting öyle değildi. Hem neredeyse Tarantino kadar "fresh" bir havaya sahipti, hem de özellikle genç izleyicilerin fazlasıyla özdeşlik kurabileceği bir dünyayı anlatıyordu. Bunda filmin kaynak romanının yazarı Irvine Welsh'in de minör dehasının payı büyüktü elbette ama Boyle'un titizlikle bir araya getirdiği oyuncu kadrosunun da hakkını yememek lazım doğrusu. Shallow Grave'le keşfedilen EWan McGregor'un Renton performansı son yılların en dikkat çekici oyunculuklarından biriydi ve o dönem 20'li yaşlarını süren her gencin odasında onun filmin başında seslendirdiği monoloğun yazılı olduğu poster asılıydı. Hani şu "Choose Life" diye başlayan monolog.
Dikkatli sinemaseverler bilirler, bir süredir filmin devamının çekilmesi gündemde. Hatta senaryo bile hazır. Boyle ikinci filmin ilkinden 9 yıl sonrasını anlatacağını ( ki bu da aslında Welsh'in Porno adlı romanından uyarlanacak ) söylemişti bir söyleşisinde. Son gelen haberse çekimlerine yakında başlanacak filmin senaryosunu oyunculardan Robert Carlyle'ın okuduğu ve çok beğendiği yönünde. Hatta tam olarak şöyle demiş Begbie karakterini canlandıracak olan oyuncu: "Okuduğum en iyi senaryolardan biri amk". 1996'da canlandırdığı Begbie karakterinden sonra dünya çapında üne kavuşan ve çok sağlam bir kariyer inşa eden Carlyle'ın geçtiğimiz 20 yıl içinde Ken Loach, Antonia Bird, Alan Parker gibi sinemacılarla çalıştığını düşünürsek bir bildiği vardır herhalde. Şunları da söylemiş Carlyle bu arada: "İlk filmin başarısı beni biraz düşündürüyor ama bunu becerebilecek biri varsa o da sadece Danny Boyle'dur. Çalıştığım en iyi yönetmen o." Hemen belirteyim, Trainspotting 2'nin çekimlerine gelecek yaz başlanacak gibi görünüyor.
Bir efsaneye veda
Gecikmiş bir veda aslında zira Gunnar Hansen geçtiğimiz hafta hayata veda etti. Bilenler bilir, bilmeyenler için kısaca açıklayayım, Hansen korku sinemasının en ikonik tiplemelerinden Leatherface'i canlandıran oyuncuydu. İşin aslı tüm kariyeri de Leatherface'ten ibaretti ama popüler kültürde bazen bu kadarcık bir kariyer bile tüm hayatınızı etkilemeye yeter.
Tobe Hooper'ın 1974 yılında izleyiciyle buluşan ve yıllar içinde kültleşen korku filmi The Texas Chainsaw Massacre başarısını büyük ölçüde yüzüne insan derisinden yapılma bir maske giyen Leatherface tiplemesine borçludur bence. Kendisinden sonra gelen manyak katillere de örnek oldu Leatherface ve yapımcılar kendi canavarlarını farklı kılabilmek adına mümkün olan tüm maske çeşitlerini denemeye başladılar. Akla ilk gelenler elbette hokey maskesi takan Jason Voorhees ( 13. Gün serisinin katili ) ve 2 dolara satın alınmış bir Kaptan Kirk maskesinin elden geçirilmiş versiyonunu giyen Michael Myers ( Halloween ). Palyaço ve bilumum şeytan/iblis maskelerinin cirit attığı beyazperdede baykuş, domuz, tilki, kurbağa gibi çeşitli hayvan maskeleri bulmak da mümkün. Yine de kime sorsanız Gunnar Hansen'in TCM serisinin ilkinde taktığı insan derisinden yapılma masken sinema tarihinin en korkunç maskesidir.
Gelelim Leatherface'in esin kaynağına. Herhalde korku sinemasına en çok esin sağlayan gerçek kişilerin başında Ed Gein gelmekte. 1906 - 1984 yılları arasında yaşayan ve sayısız cinayet işleyen psikopat katil Gein yukarıda sözü geçen Leatherface dışında Alfred Hitchcock'un başyapıtı Psycho'ya ve 1991 tarihli The Silence of the Lambs'in ( Kuzuların Sessizliği ) deri yüzen seri katili Buffalo Bill'e de ilham kaynağı oldu. Bunlar en ünlüleri elbette, yoksa kimbilir başka neler buluruz biraz deşsek. Evinde birçok insan kemiği ve organ parçası bulunan Ed Gein tıpkı Leatherface gibi kurbanlarının derilerinden yaptığı maskeler takıyor ve yine tıpkı Buffalo Bill gibi insan derisinden yaptığı kıyafetler giyiyordu.
1947 yılında İzlanda'nın başkenti Rejkjavik'de doğan ve 5 yaşında ailesiyle birlikte ABD'ye göç eden Hansen öğrencilik yıllarında tiyatroya bulaştı ve çeşitli işlerin yanı sıra oyunculuk da yapmaya başladı. İlginçtir, oyuncu olarak ilk işi de The Texas Chainsaw Massacre'daki Leatherface rolü oldu. Üç yıl sonra rol aldığı Demon Lover'ın ardından oyunculuğu değil de yazarlığı daha çok sevdiğini fark eden Hansen enerjisini bu alana kaydırmaya karar verdi ve The Hills Have Eyes adlı film için teklif edilen rolü reddetti. 1988 yılında yeniden oyunculuğa döndü ( Hollywood Chainsaw Hookers ) ve kariyeri boyunca çoğu korku olmak üzere 20'nin üzerinde filmde rol aldı. Leatherface ölene kadar peşini bırakmadı ve izleyinin hafızasına kendi yüzünden ziyade giydiği o korkunç maskeyle kazındı. Pankreas kanserinden öldüğünde 68 yaşındaydı. Leatherface ise ölümsüz elbette.
7.11.2015
Günün trailer'ı: #Horror
Bu yıl korku filmleri açısından hiç de fena geçmedi sanki. It Follows, The Witch ve Goodnight Mommy gibi gayet sağlam örnekler izledik ( kimini vizyonda, kimini festivalde ya da evde ). Şimdi de Tara Subkoff'un ilk uzun metrajlı filmi olan #Horror'un haberi geldi. 12 yaşındaki bir grup kızın başından geçenleri anlatan filmde Chloe Sevigny, Timothy Hutton, Natasha Lyonne, Balthazar Getty gibi isimler rol alıyor. Umarız film bir an önce bizim ellere de uğrar.
2.11.2015
Günün trailer'ı: Truth
Gazetecilikle ve medyayla ilgili filmler her zaman ilgimi çekmiştir. Genellikle, ilginçtir, bu filmlerin gazetecilikle ilgili olanları ekseri mesleğin değerlerini yüceltmeye yönelik örnekler olarak karşımıza çıkarken, televizyonla ilgili olanlar çoğunlukla işin yozlaşmaya ne kadar müsait olduğuna dair filmlerdir. Tabii tam tersi örnekler de var ve sonuçta Hollywood'da bu konuyu merkezine alan ve hafızalarda yer etmiş bir çok film var. Bir ara bunların bir dökümünü yapmak hiç fena olmaz sanırım, üşenmemek lazım.
Yakın gelecekte izleyeceğimiz ve gazeteciliği merkezine alan iki filmden biri olan Truth ( diğeri Spotlight ) 2004 yılında yaşanan gerçek bir olayı konu ediniyor. Zamanın ABD Başkanı George Wç Bush'un askerlik hizmeti yapıp yapmadığının konu edildiği bir haber ve bu haberin yayınlanmasının ardından yaşanan olayları anlatan filmde Cate Blanchett, Robert Redford ve Topher Grace başrolleri paylaşıyor. Hemen hatırlatayım, film 6 Kasım'da vizyona girecek.
22.10.2015
Günün trailer'ı: Joy
21.10.2015
19.10.2015
70 yaşın eşiğinde yeni maceralar peşinde bir adam: David Lynch
Düşünüyorum da, ilk hangi filmiyle tanıdım David Lynch'i diye, sanırım Fil Adam ( The Elephant Man ) olmalı. Annemle beraber gitmiştim, muhtemelen 80'li yılların başlarında ve bir hayli fena olmuştum izlerken. O yaşta bir çocuk için ( 13 ? ) zor bir film olduğunu kabul etmelisiniz, ki sonradan anlayacaktım aslında kavranması, içine girilmesi nispeten kolay filmlerinden biri olduğunu. İlk filmi Eraserhead'i yıllar sonra izleyebildim örneğin ve ikisinin arasında dağlar kadar demeyeyim ama orta boy tepeler kadar fark olduğunu gördüm. Tepeler deyince İkiz Tepeler ( Twin Peaks ) geliyor tabii akla hemen. Video kuşağı çocukları ( ya da artık gençleri demeli herhalde ) olarak Freddy'nin son marifetleriyle Re-Animator, Children of Corn gibi gore/horror festivallerinin arasına belki yanlışıkla, belki merak sonucu, belki de arkadaş tavsiyesiyle sıkışan Twin Peaks'i izlediğimizde ( Ercan ve Ali şahidimdir ) ne çarptığını anlamamıştık. Elimizdekinin dizinin kısaltılarak kurgulanmış bir versiyonu olduğunu anlamamız biraz vakit alacak ve tüm dünya gibi kafa gidip geldikten çok sonra yavaş yavaş aymaya başlayacaktık. Şanslıydık bir bakıma, Lynch'in afallatıcı dehasıyla erken bir yaşta, çok da zamanın ruhunu ıskalamadan tanışmıştık. Çocuktuk belki ama salak değildik nihayetinde.
Lafı uzatmayalım, ilerleyen yıllar içinde izleyicisini şaşırtmayı, sersemletmeyi, kafasını karıştırmayı sürdüren Lynch önümüzdeki yıl 70. yaşını kutlayacak. Bir ara meditasyona merak salan ( hala da öyledir, bilmiyorum ), internetteki sitesinden her gün pencereden bakarak hava durumu rapor eden ve arada Isabella Rossellini gibi güzelliği heba eden ( her dahi gibi bir hayli de deli zira ) Lynch emekliliği düşünmediği gibi ilginç bir şekilde Twin Peaks'in yeni bir sezonuyla girecek 70. yaşına. Bırakın tüm bir sezonu, hatta bırakın tüm bir ilk bölümü neredeyse ilk sahnesiyle ( Laura Palmer'ın cesedinin bulunduğu sahne, ilk sahne miydi gerçekten yoksa hafızam oyun mu oynamakta bana? ) TV tarihini değiştiren adam neden yeniden aynı sahile dönmek ister, bilmiyoruz ama aradan geçen 30 yılın Lynch'in zihninde nasıl yankılandığını görmek açısından ilginç bir deneyim olacağı kesin. Meraklısına hemen hatırlatalım, ne yazık ki 3. sezon bölümleri 2017'den önce yayınlanmayacak. Üstelik Log Lady'nin aramızdan ayrılmasıyla ( Catherine E. Coulson 28 Eylül'de hayata veda etti ve Lynch "Bugün en sevdiğim dostlarımdan birini yitirdim" diyerek uğurladı onu ) kadro da eksikli ne yazık ki, ama yine de sabırsızlıkla bekliyoruz.
Sabırsızlıkla beklediğimiz bir başka şey de yine 2017'de kavuşacağımız bir David Lynch kitabı. Lynch ve gazeteci Kristine McKenna'nın birlikte kaleme alacağı kitap bir anı kitabı olacak ve ünlü sinemacının kedi deyişiyle "İnternette hakkında dolaşan türlü saçmalığa bir son verecek". Bir otobiyografi olmayacak ama 90'a yakın kişiyle ( Lynch'in arkadaşları, meslektaşları, iş ortakları ) yapılan söyleşileri içeren bir nevi sözel tarih girişimi olacak. Bu da merakla beklediğimiz kitaplar arasına girdi şimdiden elbette.
Son olarak; geçen seneydi herhalde, Louis C.K.'de olağanüstü komik bir performansını izlemiştim. Bulursanız kaçırmayın. Ayrıca müziğe de gitgide daha fazla merak saldı üstad, albüm falan kaydetti bir sürü ( en son The Big Dream ) onları da dinleyin derim. Duran Duran'ın bir konserini filme almış ( 2011 ) ve üstelik TV2 kanalında yayınlanıyor ara sıra, o da ilginizi çekebilir. Bir de tabii, hangi berbere gidiyorsun usta, nedir o saçların sırrı, demek istiyorum kendisine, sitayiş ve hayranlıkla.
7.10.2015
Filmekimi notları - 1
Filmekimi'ne daha hızlı bir giriş yapmak isterdim ama olmadı ne yazık ki ve şu ana kadar topu topu 4 film izleyebildim. Yine de festival devam ediyor ve önümüzdeki günlerden fazlasıyla umutluyum. Geride kalanlara bakacak olursak, Rumen sinemacı Corneliu Porumboui ( Bükreş'in Doğusu ) imzalı Hazine ( Comoara ) hiç şüphesiz yılın öne çıkan filmlerinden biri. Sinemasında hep mizahi bir damar da barındıran Porumboui bu filminde de minimalist bir üslup tutturmakla beraber kamerasını ve açılarını biraz daha serbest bırakmış ve anlattığı hikayenin içeriğini girift diyaloglarla zorlamadan, hem evrensel ölçekte bir mesel aktarmış hem de karakterleriyle kurduğu mesafeli ama son derece sevecen yaklaşımıyla izleyicinin içini aydınlatacak bir filme imza atmış. Filmin en başında küçük oğlunun onu bir kahraman gibi görmediğinin farkına varan baba ile onu şaibeli bir define avına çıkarmaya ikna eden komşusunun başından geçenler, finalde anlıyoruz ki çağdaş ve minimal bir Robin Hood hikayesi aslında. İşin doğrusu, iki adam gecenin bir vakti kazma kürek toprağa giriştiklerinde bir an Hazine acaba Yılmaz Güney'in Umut filmindeki gibi bir kanalda mı ilerleyecek diye düşünmedim değil. Ama Porumboui değişik ve aslında beklenmedik bir dönüşle ilerlettiği hikayesinde olayları ve durumları dramatize etmeden ( ki buna zemin müsait ) ve mizah dozunu da bir hayli düşük ( ama alabildiğine canlı ) tutarak ( ve üstelik sistem eleştirisini de es geçmeden ) unutulmaz bir iş çıkarmış.
Noah Baumbach'ın Bayan Amerika ( Mistress America ) filmi ise Amerikan sinemasında kendine niş bir yer edinen sinemacının oyuncu ve senarist Greta Gerwig ile kurduğu işbirliğinin yeni ürünü olarak çıkıyor karşımıza. Baumbach - Gerwig ikilisi bir anlamda Hollywood'da ( ve tabii ki dünya sinemasında ) çok sık rastlanan duo'lardan biri elbette ama bir yanıyla da hemen hepsinden farklı aslında. Bu kez hem bir erkek ve kadının bir araya geldiğini görüyoruz, hem de bu ikilinin senaryo gibi kilit bir alanda güçlerini birleştirdiğine ya da belki çarpıştırdığına tanık oluyoruz. Son yılların önemli kadın filmleri arasına giren Frances Ha ile başlayan bu birliktelik ( ki aslında Gerwig daha önce Greenberg'de de oynamıştı, onu da hesaba katmak lazım ve tabii ikilinin sevgili olduklarını da ) Bayan Amerika ile yeni bir ivme kazanmış gibi duruyor. Yine de açıkçası Frances Ha düzeyinde bir film olmadığını ve yer yer Woody Allen'a öykünen bir komediye yeltendiğini düşünüyorum Bayan Amerika'nın. Tabii ki filmin ana ekseninin yine de kadınlar olduğunu ve Baumbach'ın kadın bakış açısını maharetle yansıtan ender erkek sinemacılardan olduğunu teslim edelim.
Cannes'da Altın Palmiye kazanan Dheepan ( Jacques Audiard ) şüpheyle yaklaştığım ( ödül aldığı halde eleştirmenlerin gözdeleri arasında değildi Cannes'da ) ama çıkarken çok etkilendiğimi fark ettiğim bir film oldu. Sri Lanka'daki iç savaştan kaçan ve kaçabilmek için ölen bir ailenin yerine geçen üç kişinin ( Dheepan ya da asıl adıyla Sivadhasan, onun karısı rolünü üstlenen Yalini ve kızları rolünü üstlenen yetim Illayaal ) Fransa'da yaşadıklarına odaklanan film tam da Avrupa'daki göçmenlerin çokça gündeme geldiği şu günlerde zamanın nabzını yakalamış adeta. Sri Lanka'da Tamil Kaplanları olarak bilinen gerillalardan biri olan Dheepan Paris'in banliyölerinden birindeki bir toplu konutta kapıcı olarak çalışmaya başlar ve ilk başlarda her şey yolunda gibi gitse de bir süre sonra memleketindekinden çok da farklı olmayan bir cengelin içine düştüğünü anlar. Benzer bir durum yaşlı bir mafya babasına bakıcılık yapan Yalini ve yeni okulunda dışlanan Illayaal için de geçerli olacaktır. jacques Audiard'ın son derece etkili bir anlatım tutturduğu filmin özellikle son 15 dakikası gerçek bir yönetmenlik gövde gösterisi. Audiard'ın Yeraltı Peygamberi ( Un Prophete ) adlı filmini izleyenler için şunu söyleyeyim, Dheepan gerek oyunculuklar ( başroldeki Antonythasan Jesuthasan ve Kalieaswari Srinivasan abartısız ama sıcak oyunculuklarıyla çok iyiler ) gerekse anlatım açısından bence daha ustalıklı bir film. Yeraltı Peygamberi'nde neredeyese tür filmi kalıplarına yaklaşan anlatım burada yok ve bu da filme daha gerçekçi, daha vurucu bir ton sağlıyor. Özellikle bir cengelden diğerine savrulan Dheepan'ın ( adının Elephant yani file olan benzerliği tesadüf mü? ) yeni hayatına alışma sürecinde yaşadığı ikilemler ve dalgalı ruh hali mükemmele yakın bir biçimde verilmiş. Uzun lafın kısası, ne yapın edin, Dheepan'ı izleyin derim.
Matteo Garrone'nin Gomorrah'ı İtalyan sinemasının son yıllardaki en sarsıcı işlerinden biriydi. Elbette senaryoda büyük bir katkısı olan ve gazeteci kimliğiyle filme ciddi bir artı değer sağlayan Roberto Saviano'nun hakkını teslim etmek gerek ama Garrone de olağanüstü bir maharetle filmi kotarmış ve Cannes'da da Jüri Büyük Ödülü'nü kazanmıştı. Üstelik Garrone bir sonraki filmi Reality ile Cannes'da yine aynı ödülü alarak ilginç bir seri yakaladı ama son filmi Bir Varmış Bir Yokmuş ( Tale of Tales ) bence beklentileri karşılamıyor maalesef. Adı üzerinde bir masal var karşımızda. hatta bir değil, içiçe geçmiş bir kaç masal var ve oyuncu kadrosu da Salma Hayek, Vincent Cassel, Toby Jones gibi uluslararası isimlerden oluşuyor. Hayek ve Jones'un performansları özellikle çok iyi olmakla beraber masallar arasında kurulmaya çalışılan ilintiler yeterince güçlü değil ve bu da senaryoda kopukluklara, yamalı bohça izlenimi veren bir yapıya yol açıyor. Yer yer olağanüstü güzellikte görüntüler var evet, ama sonuçta ele aldığı masallara ve genel anlamda masal formuna fazlaca yenilik getirmeyen ve zaman zaman izleyicinin hayalgücünü hafife alan bir film Bir Varmış Bir Yokmuş.
29.09.2015
Kritik: Marslı
Uzun zamandır dişe dokunur bir film çıkaramayan ( tabii bu benim görüşüm ) usta sinemacı Ridley Scott son filmi Marslı ( The Martian ) ile Alien ve Blade Runner gibi bilim-kurgu başyapıtlarının seviyesine ulaşamasa da en azından formunu yeniden yakaladığını gösteriyor. Filmin tam da NASA'nın Mars'ta akışkan su olduğuna dair açıklamasının ( yani Mars'ta hayat mümkün görünüyor ) üstüne vizyona girmesi de bir yandan bıyık altı gülümsemelerine yol açtı, diğer yandan da şüpheci komplo teorilerine. Oysa Mars'ta su olduğuna dair çeşitli kanıtlar 70'li yıllardan beri mevcut ( yani açıklama çok da haber değeri taşımıyor sanki ) ve neredeyse bir NASA propoganda filmi niteliği taşıyan Marslı'nın vizyon tarihiyle NASA açıklamasının senkronize edilmesi hiç şaşırtıcı değil. Yine de Scott'ın bu konudaki açıklamasına kulak verelim: "Mars'ta su olduğu bilgisini NASA bana aylar önce söylemişti ama filme bunu entegre edemeyecek kadar ilerlemiştik. Yine de ortaya çıkan işten memnunum zira senaryoyu değiştirseydik ( yani Mark gidip de devasa buzulu bulsaydı ) çektiğim çok iyi bir sahneyi ( Mark'ın suyu ürettiği sahne ) kaybetmiş olacaktım."
Andy Weir'in aynı adlı romanından uyarlanan Marslı bilim-kurgu türünde olmakla beraber işin bilim kısmına kurgudan ( daha doğrusu kurmaca demeliyiz herhalde ) daha fazla ağırlık veriyor. Bu da filmi hem daha inanılır, hem de açıkçası daha başarılı kılıyor zira olmayacak hikayelere, uçuk fantazilere bir hayli doyduk galiba. Üstelik, doğruya doğru, bilim o denli ilerledi ve evrenin sırlarına dair şifreleri o denli zorlamaya başladı ki saf bilim çok daha heyecan verici olmaya başladı. Son yıllarda kurgudan ziyade bilime ağırlık veren Gravity, Interstellar gibi izleyici ve eleştirmen nazarında takdir toplayan başka yapımların da ses getirmesi boşuna değil. Şunu kabul etmemiz lazım galiba: Mars'tan gelen uzaylı düşmanları alt etmek değil de, Mars'ta patates yetiştirebilmek çok daha büyük ve heyecan verici bir mucize.
Marslı'nın referanslarından biri de Robinson Crusoe şüphesiz. İnsan elinin değmediği ıssız bir coğrafyada ( Mars için de doğru bu, kısmen yeni keşfedilmiş Amerika kıtası için de ) hayatı yeniden üreten yalnız bir adamın hikayesini anlatan Marslı'nın Mark'ı kendisinden yüzyıllar önce benzer bir maceraya maruz kalan Robinson'ın uzaktan akrabası adeta. Öte yandan daha muzip izleyiciler eminim Mark'taki olağanüstü MacGyver potansiyelini de fark etmiş ve akıllarının bir köşesine not etmiştir. Mark'ın Mars'ta kimyevi marifetlerle su üretmesi ( şimdi bunun gereksiz olduğunu biliyoruz, malum zaten su varmış ama olsun, çaba yeter ), kendi dışkısını kullanarak tarım yapması vs tam da adamımız MacGyver'a yakışacak cinlikte fikirler, değil mi?
Sonuç olarak önümüzde eğlenceli ( ha-ha eğlenceli değil elbette, mizah yönü azımsanamaz belki ama burada eğlenceli derken "entertaining" demek istiyorum ), iyi oynanmış, iyi yazılmış, çok da güzel çekilmiş bir film var ve Interstellar kadar iddialı olmadan ( görsel anlamda olduğu kadar içerik anlamında da söylüyorum bunu ) bu kadar uzun bir hikayeyi ( 140 dk ) izletmek de her babayiğidin harcı değil.
****
Değerlendirme 5 yıldız üzerinden yapılmaktadır
23.09.2015
Filmekimi'nde ne izlemeli?
Saul'un Oğlu - Laszlo Nemes
Macar sinemacı Nemes'in filmi ( ilk filmi olduğunu belirteyim bu arada ) Cannes'da Jüri Büyük Ödülü'nü ( ve FIPRESCI ödülünü ) aldı ve birçoklarından çok iyi eleştiriler aldı. Muhtemelen yılın en iyi filmi. 1944 yılında Auschwitz'deki bir cenaze görevlisinin başından geçenleri anlatan film tüm Filmekimi'nde tek bir film görecek olanlar için banko tercih bence.
Hazine - Corneliu Porumboui
Bükreş'in Doğusu filmiyle adını ezberlediğimiz Corneliu Porumboui son filmi Hazine ile yine Cannes'a katıldı ve Belirli Bir Bakış bölümünde Belirli Bir Yetenek ödülünü aldı. Rumen sinemasının en önemli isimlerinden biri olan Porumboui son filminde büyükbabasının bahçesinde gömülü olduğunu düşündüğü hazinenin peşindeki bir adamın hikayesini anlatıyor.
The Lobster - Yorgos Lanthimos
Dogtooth ve Alps filmleriyle adını duyuran Lanthimos günümüz Yunan sinemanın en dikkat çeken ismi. Şok eden filmleriyle ( ancak izlemiş olanlar anlayacaktır ) tanınan sinemacı bu kez uluslararası bir oyuncu kadrosuyla çalışmış ( Colin Farrell, Rachel Weisz vs ) ve ilk kez ülkesinin dışına çıkmış. Kaçırmamakta fayda var.
The Witch - Robert Eggers
Korku sinemasına meraklı olanların asla kaçırmaması gereken bir film The Witch. Robert Eggers'in ilk uzun metrajlı filmi olan The Witch insanlık tarihinin en karanlık dönemlerinden birine odaklanıyor ve New England'da yaşanan cadı avını konu ediniyor. Sundance'de büyük sükse yapan film türünün en iyilerinden biri olmaya aday.
Carol - Todd Haynes
Cate Blanchett En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ını alalı iki yıl olmadı ama Carol ile bir kez daha alırsa şaşırmamak lazım belki de. Todd Haynes'in filmindeki performansı için o kadar iyi eleştiriler aldı ki bu cümleyi kurmakta sakınca görmüyorum. Patricia Highsmith'in otobiyografik özellikler taşıyan romanından hareketle çekilen film sadece oyuncu performansları için bile görülmeli bence.
Yukarıda bahsi geçen filmler bence Filmekimi'nin kreması ve kesinlikle görülmeleri gerek. Ama hepsi, bunula sınırla değil elbette. Noah Baumbach imzalı Bayan Amerika, Cannes'da Altın Palmiye'yi alan Jacques Audiard imzalı Dheepan, Taylandlı usta sinemacı Apichatpong Weerasethakul'un son filmi Saltanatın Mezarlığı, Pablo Larrain'den The Club, Joachim Trier ( Oslo 31 Ağustos ) imzalı Sessiz Çığlık, italyan sinemasının iki önemli ismi Matteo Garrone ve Paolo Sorrentino'nun son filmleri Bir Varmış Bir Yokmuş ve Gençlik bu listeye eklenmesi gereken yapımlar.
Bitmedi. Stephen Frears'ın Lance Armstrong'un skandal hikayesini anlattığı Son Efsane, Cannes'da Belirli Bir Bakış bölümünün ödülünü alan İzlanda filmiş İnatçılar, Anton Corbijn'in James Dean'in hayatını anlattığı filmi Life, Can Evrenol'un Toronto'da ses getiren ilk filmi Baskın, Hırvatistan'ın Oscar adayı Güneş Tepedeyken ve Venedik'te Altın Aslan'ı alan Venezüela filmi uzaktan bu yılın es geçilmemesi gereken diğer yapımları. Aklınızda olsun.
21.09.2015
Kritik: Everest
Gerçek bir hikayeyi beyazperdeye aktaran Everest geçtiğimiz haftalarda 72. Venedik Film Festivali'nin açılışını yaptığında "acaba" mı demiş ve Baltasar Kormakur'un da adına hürmeten sağlam bir iş çıkabileceğini düşünmüştüm. Ne yazık ki Everest hevesimi kursağımda bırakan, teknisyenlik anlamında fazlaca sorunu olmasa da senaryo ve karakter derinliği açısından zayıf bir film olarak çıktı karşıma.
1996 yılında, Everest tırmanışlarının alabildiğine ticarileştiği dönemde yaşanan büyük bir felaketi konu edinen film bol yıldızlı bir oyuncu kadrosuna sahip. Aslında bu kadro bile filmin içeriğinin yeterince güçlü olmadığına dair bir ipucu veriyor insana. Akla özellikle 70'li yıllarda çekilen ve aksiyonu bol "eğlencelik" felaket filmleri geliyor: Towering Inferno, Poseidon Adventure, Airport vs. Bu filmlerde de en küçük rollerde bile ünlü bir yıldız, tanıdık bir sima görmek mümkün olurdu hatırlarsanız. İşin tuhaf yanıysa Everest'in yukarıda saydığımız tüm bu filmlerin aksine gerçek bir trajediyi anlatıyor oluşu ve bu anlamda da eğlencelik ya da seyirlik bir yanının olmayışı. Üstüne üstlük 3D olarak oynatılıyor ki, insanın kafası iyice karışıyor bu noktada. Everest örneğin 127 Saat gibi ( benzer bir survival öyküsü olduğu için örnekliyorum ) sonunda hayata dair güçlü bir umut taşıyan ya da Titanic gibi hayali karakterler üzerinden romantik bir aşk hikayesi anlatan bir film de değil ki. Uzun lafın kısası Kormakur'un yaklaşık 20 yıl önce dağda yaşananları özenli bir kronolojik kurguyla anlatmasının ötesinde pek bir meziyeti olmayan Everest oyuncularının iyi niyetli çabalarıyla ayakta durmaya çalışan bir film görünümünde. Başta Emily Watson olmak üzere, Jason Clarke, John Hawkes ve Kiera Knightley kalabalık kadroda öne çıkan oyuncular. Ayrıca işin görüntü yönetimi kısmı da ( Salvatore Totino'yu Any Given Sunday, Frost/Nixon gibi filmlerden hatırlıyoruz ) dört dörtlük kotarılmış. Ama senaryo anlamında, hikayede izleyiciyi zenginleştirecek bir içerik, herhangi bir alt metin gibi bir arayışınız varsa, Everest sizi zirvede yalnız bırakacak.
**1/2
Değerlendirme 5 yıldız üzerinden yapılmaktadır
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




























