20.01.2011

İlk 9'da yokuz


İlk 9'dan kastım, Oscar'da Yabancı Dilde En İyi Film dalında aday olacak filmler elbette. Bu sayı önemüzdeki haftaya kadar 5'e inecek ve bu ilk 5'lik listeye bugüne kadar hiç Türk filmi giremedi. 2 yıl önce Nuri Bilge Ceylan'ın Üç Maymun adlı filmi ilk 9'a alınmıştı ama sonrası gelmedi. Bu yıl Berlin Film Festivali'nin Altın Ayı ödüllü filmi Bal ilk 9'a bile alınmadı. Tabii 60 kadar adayın içinde çok güçlü yapımlar olduğunu kestirmek zor değil. İşte o 9 filmlik liste:

Cezayir - Hors La Loi ( y: Rachid Bouchareb )
Danimarka - In A Better World ( y: Susanne Bier )
Güney Afrika - Life Above All ( y: Oliver Schmitz )
İspanya - Tambien la Lluvia ( y: Iciar Bollain )
İsveç - Simple Simon ( y: Andreas Ohman )
Japonya - Confessions ( y: Tetsuya Nakashima )
Kanada - Incendies ( y: Denis Villeneuve )
Meksika - Biutiful ( y: Alejandro Gonzalez Inarritu )
Yunanistan - Dogtooht ( y: Yorgos Lanthimos )

Tabii 5 filmlik liste ne olacak bilemiyorum ama etraftan aldığım duyumlar Kanada filmi Incendies'in çok iyi olduğu yönünde. Inarritu zaten Akademi'nin de sevdiği bir yönetmen, yani onu ilk 5'te görebiliriz. Susanne Bier ise en son Altın Küre'de bu ödülü almıştı. Rachid Bouchareb de ustalığını kanıtlamış bir isim malum. Yunan filmi Dogtooth ise provokatif bir içeriğe sahip, yani şansı ne olur bilemem. Herneyse, haftaya bu sourların bir kısmı yanıtlanmış olacak herhalde.

19.01.2011

Berlin'de bir Türk daha: Yasemin Şamdereli


Gerçi biyografisinde Türk asıllı Alman yönetmen diyor ama Yasemin Şamdereli Almanya'ya giden ilk Türk işçi ailelerinden birinin kızı ve tam da bizim deyişimiz "Almancı". 61. Berlin Film Festivali'nin yarışma bölümüne kabul edilen Almanya adlı filmin yönetmeni Şamdereli. Almanya ilk uzun metrajlı filmi Şamderele'nin ve tahmin edileceği üzre Almanya'da yaşayan Türk ailelrin arasında geçen bir hikayesi var. Şamdereli'nin filminin, nedendir bilinmez, yarışma dışı gösterildiğini de belirteyim hemen. Bu arada Berlinale'nin programı da tamamlandı ve filmler açıklandı. 22 filmlik listede "usta yönetmen" tanımını karşılayacak az sayıda sinemacı olduğunu görüyoruz. Bela Tarr bunlardan biri örneğin. Macar sinemacının son filmi A Torinoi Lo ( Torino Atı ) adlı filmiyle geliyor festivale. Daha önce duyurulan isimlerden Wim Wenders bir diğer usta yönetmen ve o da 3 boyutlu dans filmi Pina ile katılıyor. Wenders'in filmi de yarışma dışı gösterilen yapımlardan. En son Orphan ile adından söz ettiren Jaume Collet-Serrat da yine yarışma dışı gösterilecek Unknown adlı filmiyle geliyor Berlin'e. Yeni Arjantin sinemasının geleceği parlak isimlerinden Rodrigo Moreno, 2009'da Berlin'de En İyi Yönetmen ödülünü alan İranlı sinemacı Ashgar Farhadi, Fransız sinemacı Philippe Le Guay ve 2005'de This Charming Girl filmiyle övgüler alan Güney Koreli Lee Yoon-ki festivalde göze çarpan diğer isimler. Herzog'un Cave of Forgotten Dreams adlı 3 boyutlu belgeseli ile Jafar Panahi'nin Offside adlı filmi de özel göstermlerle izleyiciyle buluşacak. Seyfi Teoman'ın Bizim Büyük Çaresizliğim adlı filmini hatırlatmama gerek yok herhalde. Festival 10 Şubat'ta başlıyor.

18.01.2011

Günün Trailer'ı: Psycho


Şu sıralar David Thomson'ın The Moment of Psycho ( How Alfred Hitchcock Taught America To Love Murder ) adlı kitabını okuyorum. Hiç fena olmayan Hitchcock külliyatına çok sağlam bir eklenti bence. Bu arada Hitchcock'un 1960 yılında Psycho için çektiği bu trailer'ı buldum ve paylaşmak istedim. Biraz uzun ama çok eğlenceli gerçekten. Hitchcock'un hep çok da iyi bir oyuncu olduğuna inanırdım, bir kez daha tasdiklenmiş oldu fikrim bu trailer ile.

Jeff Bridges Little Lebowski dükkanını geziyor


Ciddi bir Big Lebowski manyağı olduğum için bu videoyu pek sevdim. PBS'in Jeff Bridges için yaptığı bir programdan alınma bu bölümde ünlü aktör New York'taki Little Lebowski dükkanına gidiyor ve ufak çaplı bir şok geçiriyor. İzleeyin, pişman olmazsınız.

Ricky Gervais hadisesi


Altın Küre ödüllerinin ardından çeşitli dedikoduların dönmesi adettendir elbette. Yani medyanın birkaç gün oyalanmasına yetecek kadar malzeme çıkar genellikle, normaldir. Ancak bu yıl dedikodu ve tartışmaların büyük kısmı gecenin sunuculuğunu üstlenen Ricky Gervais etrafında dönüyor. Neymiş efendim, işin bokunu çıkarmış, sınırı aşmış, falan filan. Sanki adamı tanımıyorlar. Gervais yıllardır yaptığı işi yaptı gene ve bu sefer sataştığı insanlar Hollywood yıldızları ve sektörün güçlü isimleri olduğu için tukaka oluverdi bir anda. Bunun Başbakan Erdoğan'ın protestolar karşısında asabileşmesinden ne farkı kaldı şimdi? Mizahta her şey olur bana sorarsanız. Elbette bazı ırkçı ve nefret körükleyici söylemler çok yanlış ama Altın Küre töreni gibi paranın su misali aktığı bir gecede kimsenin Bruce Willis'e Ashton Kutcher'ın babası dendi diye rencide olacağını sanmam doğrusu. Bruce Willis oluyorsa, o da onun sorunu tamamen. Zaten Willis'in rahatsız olduğuna dair bir haber de okumadım ama HPFA Başkanı Philip berk bir tepki göstermiş ve "Gervais'in söylediği bazı şeyler asla kabul edilemez" demiş. Gerçi eklemiş Berk ve "Ama bu Ricky işte" diyerek durumu yumuşatmış. Olaya daha da rahat yaklaşan bir diğer isimse Hugh Hefner olmuş. Twitter'da "Ben dahil herkesle dalga geçildi, harika bir geceydi" yazmış. Tüm bunların ışığında tören sonrası en çok merak edilen konu da Gervais'in sonlara doğru yaklaşık 1 saat süren yok oluşuymuş. Hatta twitter'da Gervais'in kovulduğuna dair inanılmaz bir trafik başlamış. Bu benim de dikkatimi çekti doğrusu ama bir sansüre bağlamamıştım. Kimileri bağlamış anlaşılan, zira Gervais bu konuda açıklama yapmış. "Her şey planladığı gibi gitti ama çok uzun bir boşluk vardı, yapacak bir şey yok" diyerek herhangi bir rahatsızlık ya da sansür olmadığını açıklamış. Ben de bunun üzerine törenin rundown'ına göz attım ( ne de olsa tören bizim kanalda yayınlandı ) ve gerçekten de 1 saatten de fazla bir boşluk olduğunu gördüm. Yani Gervais'in sahnedeki yokluğu önceden planlanmış görünüyor, anlık bir engelleme yok.

17.01.2011

Bir parmak bal: True Grit



Yukarıda size önümüzdeki haftalarda izleme fursatı bulacağımız True Grit'den küçük bir sahne sunuyorum. Bir parmak bal işte. Bakalım hoşunuza gidecek mi?

Altın Küreler


Şimdiye kadar tüm kazananları öğrendiniz herhalde. Bunların bazıları zaten banko dediğimiz türden adaylardı. Örneğin Toy Story 3 animasyon dalında rakipsizdi. Hatta başka bir dalda, örneğin "komedi ya da müzikal" dalında da aday olsa belki onu bile kazanabilirdi. Colin Firth de kendi dalının en güçlü adayıydı şüphesiz. The King's Speech ile Oscar'a doğru dörtnala gidiyor kendisi. Bu yıl ödül alan oyuncuların büyük kısmı benim de sevdiğim ve ödül aldıklarına sevindiğim isimlerdi. Natalie Portman örneğin. Black Swan'ı henüz izlemesem de, rakiplerini de göz önüne alarak, kazanmasına şeşırmadım ve sevindim. Yine de Jennifer Lawrence kazansa daha çok sevinirdim herhalde. Zira hem Winter's Bone çok güzel bir film, hem de benim yeni keşfettiğim genç oyuncu Jennifer Lawrence filmde gerçekten çok iyiydi. Tabii şunu da belirteyim hemen, bence The Social Network bütün ödülleri toplayacak kadar güçlü bir film değil. Tamam Aaron Sorkin'in senaryosu gayet sağlam, tamam Fincher da eli yüzü düzgün bir film çekmiş ve hatta oyuncular da çok iyi ama toplamda ortaya çıkan iş bence hala Winter's Bone'un altında.


Televizyon kategorisindeyse Carlos'un ödül alması bence çok yerindeydi ve çok sevindim doğrusu. Bence başroldeki Edgar Ramirez de ödül alabilirdi ama Al Pacino mevzu bahis olunca iş değişiyor biraz. Saf bir Pacino hayranı olarak beni çok da şaşırtmadı bu ödül. Boardwalk Empire'ın ve Steve Buscemi'nin ödül almaları ise ayrıca sevindiriciydi. Dizi gerçekten çok başarılı ve Buscemi de şüphesiz televizyonda boy gösteren aktörlerin en iyilerinden. Her ne kadar deli bir Modern family tutkunu olsam da Glee'nin ödül almasına da üzülmedim. Müzikal candır. Jim Parsons'a ise ayrıca çok sevindim, çok iyi bir oyuncu zira. Bu saydıklarım dışında çok da önemli gördüğüm bir hadise olmadı törende, bilmem kaçırdığım bir şey var mı?

14.01.2011

Michel Gondry'den Chomsky belgeseli


ABD'de bugün gösterime giren The Green Hornet ile ilk kez bağımsız sinemanın dışına çıkan Michel Gondry iyisiyle kötüsüyle sevdiğim yönetmenlerden biridir. En beğendiğim özelliği de yenilikçiliğidir doğrusunu isterseniz. Şunu da belirteyim, ben onun en çok kliplerini severim hala. Evet, Eternal Sunshine güzel bir film, etkileyici bir hikaye vs., ama Björk, Radiohead, Beck, The White Stripes gibi şarkıcı ve gruplar için çektiği klipler çok daha çarpıcı gelir bana. Uzatmamak lazım, The Green Hornet nasıl bir etki yaratacak bilemiyorum ama Gondry şu sıralar bir belgesel film çekme hazırlığı içinde. Üstelik belgeselin konusu da dünyaca ünlü dilbilimci, filozof ve muhalif aktivist Noam Chomsky. İşin belki de daha ilginç yanı şu ki, Michel Gondry belgeseli animasyon tekniğiyle çekecek. Şimdiye kadar Chomsky ile bir hayli röportaj yaptığını ama çok az görüntü kaydı aldığını söyleyen Gondry çizimlere başladığını söylüyor. Filmin ne zaman biteceği konusunda ise tam da Gondry'den beklenebilecek bir yanıt vermiş: "Umarım ölmeden önce tamamlarım. Ya da o ölmeden. Ya da dünya ölmeden. Yani iki yıl içinde biter umarım. Maksimum." Nasıl bir şey çıkacak ortaya kestirmek kolay değil ama Gondry ve Chomsky, hem de animasyon, çok heyecan verici bir şey de olabilir sonuçta.

Ölü projeler


Hollywood tarihi bir türlü çekilememiş filmler üzerinden de okunabilir diye düşünüyorum. Bu filmler uzun süre belirsizlik içinde debelenmiş ( ecnebiler "in limbo" diyor bu belirsizlik haline ) ve nadiren çekilmiş, çoğunlukla da asla çekilememiş yapımlardır ve bize hem yönetmenleri hem de sektör hakkında ilginç ipuçları sunarlar. Örneğin son 20 yılın en ünlü çekilememiş projesi ( ki hala çekilme şansı var ) Terry Gilliam'ın Don Kişot uyarlaması The Man Who Killed Don Quixote adlı filmdir. Bu konuda bir de belgesel vardır ki ( Lost In La Mancha ) mutlaka izlenmeli. İşte bunun gibi ölü projelerle ilgili bazı afiş çalışmaları yapılmış. Hepsi de birbirinden ilginç ve insanın hayalgücünü tahrik eden filmler/afişler. Afişlerin tasarımı ise sanatçı Fernando Reza'ya ait. Buyrun bakalım.


Kaleidoscope - Alfred Hitchcock

Hitchcock'un en karanlık filmi olacağı iddia edilen Kaleidoscope bütünüyle seri cinayetler işleyen bir katilin gözlerinden anlatılıyor. Hitchcock bazı sahnelerin çekimi için kendi cebinden para harcamış hatta ama stüdyo konunun sertliğinden dolayı çekimlere son vermiş.


Napoleon - Stanley Kubrick

Stanley Kubrick bu film üzerinde uzun yıllar çalışmış ( savaş alanlarının toprak analizlerini falan bile yaptırmış hatta ) ama tam da çekimlerin başlamasına kısa bir süre kala "Waterloo" adlı film gişede batınca stüdyo şalteri indirivermiş.


Don Quixote - Orson Welles

Zavallım Orson Welles'in hayatı hep bir takım filmleri bitirmeye çabalamakla geçti zaten. Don Quixote üzerinde de 1950'lerden öldüğü 1985 yılına kadar çalışmış Welles. Ama nafile. Yine de bu filmin durumu biraz farklı aslında zira Welles bir sürü çekim de yaptı Don Quixote için. Başrol oyuncusu ölünce çekimler durdu gerçi ama bir kaç kez montaja girişti, bitiremedi. 1992 yılında elde kalan film parçalarından bir de kolaj yaptılar hatta ama onu da ben izlemedim doğrusu.


Nostromo - David Lean

David Lean yönetmenliğe ilk başladığı günlerde bile Joseph Conrad'ın Nostromo adlı romanını uyarlamayı hayal ediyordu. 1991'de öldüğünde hala yapım aşamasına geçememişti maalesef.

Mad Men sanatçılara ilham kaynağı oldu

Bu gördüğünüz işler önümüzdeki aylarda açılacak bir sergiden seçilen bazı eserler. Serginin özelliği tüm işlerin Mad Men dizisinden ilham almış olması. Gerçekten de televizyonların en rafine dizilerinden biri olan Mad Men insanlara birçok konuda ilham kaynağı olabilecek ender yapımlardan. Düşünecek olursanız bu eserler de dizinin ruhuna uygun aslında. Eserler değil de belki, sergi projesi. Sonuçta reklam dediğiniz şey de biraz böylesi bir yaratıcılık değil mi? Bu gördükleriniz de biraz dizinin reklamı gibi değil mi? Tüm bunların Eli Acıman'ın ölümüyle denk düşmesi de ayrı bir tuhaflık galiba. Herneyse uzatmayayım ve keşke şu sergi Türkiye'ye de gelse diyerek bitireyim.

13.01.2011

Nihayet Johnny Staccato!

Nihayet diyorum çünkü neredeyse 16 yıl önce ilk kez izlediğim Johnny Staccato ancak 2011'de DVD'ye transfer oldu. Alemlerin en cool detektifi Johnny Staccato'yu 1990'lı yıllarda arte kanalında perşembe akşamları izlerdim. Bir çok bölümünü de kaçırmıştım açıkçası. Geçtiğimiz yıl Brilliant But Canceled diye toplama bir DVD'de bir bölümün bulup hemen aldım ama bir yandan da diğer bölümleri aramayı hep sürdürdüm. Bir bölüm de internetten indirdim, itiraf edeyim. Ama şimdi görüyorum ki 3 DVD'lik bir set ve yayınlanmış 27 bölümün tamamına Amazon'dan ulaşmak mümkün. Caz tutkunu, karizmatik ve sigara dostu detektifi John Cassavettes'in oynadığı diziyi kaçırmamanızı tavsiye derim. Üzerinden 52 yıl geçmiş olsa da hala çoğu TV dizisinden çok daha sağlam ve karakter sahibi.

True Grit setinden Jeff Bridges imzalı fotoğraflar

Bu siyah beyaz kareler Coen Biraderler'in son filmi True Grit'in setinden. Başlıktan da anlayacağınız gibi bu fotoğrafları filmin başrol oyuncusu, Oscar ödüllü aktör Jeff Bridges çekti. Magnifico!

Bridges: "Bu fotoğrafta Ethan Coen ve Barry Pepper benim nasıl öldürüleceğim konusunda bir fikir teatisinde bulunuyorlar."

Bridges: "Bu sahne de benim mahkemede sorguya çekildiğim bölüm."

Bridges: "Ethan Coen ayıya bakıyor."

Bridges: "Çok rüzgarlı bir gündü ve ben de bu fotoğrafı çekmek için bir merdivene tırmanmıştım. Matt Damon sahne için hazırlanırken Joel Coen de filmi değiştiriyor. Bana öyle geldi en azından."

Bridges: "Tüm senaryoyu ilk okuyuşumuz. Santa Fe'de eski bir otel burası."

Bridges: "Sahne aralarında dinlenirken. Ortadaki Barry Pepper ve sağdaki de, inamayacaksınız ama, Josh Brolin."

Bridges: "Matt Damon ve ben at hissi veren merdivenlerin üzerinde Hailee Steinfeld'ı bekliyoruz. Matt'in bıyık ve favorileri gerçek sanırım."

Bridges: "Bu ilk gün çektiğimiz ilk sahne ve Hailee'nin de herhangi bir filmdeki ilk sahnesi. Becerdi mi peki? Hem de nasıl!"