3.01.2015
Neill Blomkamp'dan yeni bir Alien filmi gelir mi?
Burada gördüğünüz tüm bu görselleri Güney Afrikalı yönetmen neill Blomkamp kendi Instagram hesabından paylaştı. İlk görselin altında da "Bunun üzerinde çalışıyordum ama bıraktım" gibisinden bir not düşmüş. Tabii sanal alemde hemen bir infial yarattı bu görseller ve District 9'ın yönetmenine filmi çekmesi yönünde rica,yalvarma ve hatta emirler yağmaya başladı. Ridley Scott çekeceğine bence de Blomkamp çeksin. Elysium'u çok beğenmemiştim ama bence District 9 son yılların en iyi bilim-kurgu filmlerinden biri. Uzun lafın kısası, üzerinde bunca çalıştığı filmi keşke çekse. Bu arada meraklısı için açıklayıcı bir not: en sondaki fotoğraf Neill Blomkamp'ın kendi çalışma masası.
Günün trailer'ı: A Most Violent Year
J.C. Chandor ilk filmi Margin Call ile hayranlığımız kazamnış, yakından izlenecekler listesine üst sıralardan girmişti. gerçi ikinci filmi All Is Lost ( Sona Doğru ) beklentileri karşılayamamıştı ama yine de kendisinden umudumuzu kesecek değiliz. Önümüzdeki haftalarda vizyona girecek olan yeni filmi A Most Violent Year şimdiden iyi bir etki uyandırmış durumda. Başrollerini son yılların parlayan isimlerinden Oscar Isaac ve Jessica Chastain'in paylaştığı film 1980'li yılların New York'unda geçen bir suç hikayesi. Merakla bekliyorum doğrusu.
2.01.2015
2014'ün En İyi Filmleri ( vizyondan )
Bildiğiniz gibi yıl boyu yüzlerce film vizyona giriyor ama bir o kadarını da festivallerde izliyoruz. Ne yazık ki bunların da bazıları ya hiç vizyona girmiyor ya da bir sonraki yıl giriyor. Ben de bu yıl iki farklı liste yaptım ve ilk olarak yılın en iyi vizyon filmlerini sıraladım. Buradaki bazı filmler de açıkçası dünyada 2013'te vizyon görmüş filmler. Yani biraz eski gelebilir ama bizde 2014'te vizyona girdikleri için aslında eski değiller. İkinci listede ise vizyona girmemiş, festivallerde gösterilmiş ve belki de önümüzdeki aylarda vizyona girecek bazı filmler olacak. İlk listeyele başlayalım.
10. Locke - Y: Steven Knight
Tom Hardy'nin yaklaşık 90 dakika boyunca otomobil kullandığı ve başka hiç bir mekana yer verilmeyen film kötü bir oyuncunun elinde yılın en berbat denemesi olabilirdi ama Locke öyle değil. Gerilimi yüksek, draması güçlü, zamanlaması neredeyse mükemmel ve oyunculuğu da birinci sınıf bir film var karşımızda.
9. Büyük Budapeşte Oteli - Y: Wes Anderson
The Grand Budapest Hotel, ya da türkçe vizyon adıyla Büyük Budapeşte Oteli zamanımızın en özgün sinemacılarından Wes Anderson'ın bir kez daha o kendine özgün hayal dünyası ve kusursuzluğa varan kontrolcülüğüyle bizi derinden etkilediği bir film oldu 2014'te. Stephen Zweig'ın dilimize Sabırsız Yürek adıyla çevrilen romanının yapısını ödünç alarak yola çıkan filmde başta Ralph Fiennes olmak üzere tüm oyuncuların ustaişi performanslar sergilediğine şahit oluyoruz. Film belki Anderson'ın en iyi işi değil ama görsel tasarım ve yarattığı dünya anlamında muhtemelen en etkileyici olanı.
8. Kış Uykusu - Y: Nuri Bilge Ceylan
Bazılarfı Oscar'a kabul edilmedi diye üzülüyor gerçi ama unutulmamalı ki Nuri Bilge Ceylan aslında dünyanın en prestijli sinema ödülü olan Altın Palmiye'yi kazandı ve bu payenin yanında Oscar'uın esamesi bile okunmaz. 3 saati aşkın süresine rağmen bir an bile sarkmayan ve başta Çehov olmak üzere çeşitli yazarların eserlerinden ilhamla Ebru Ceylan ve NBC tarafından kaleme alınan Kış Uykusu hem çarpıcı bir toplumsal eleştiri içeriyor, hem de insan ruhuna dair önemli ve şaşırtıcı tespitlerde bulunuyor. Haluk Bilginer ve Demet Akbağ başta olmak üzere tüm oyuncuların etkileyici performanslar sunduğunu da ayrıca ekleyelim.
7. Meydan - Y: Jehane Noujaim
Mısır asıllı Amerikalı belgesel yönetmeni Jehane Noujaim 2011'de patlak veren ve tüm dünyada Arap Baharı adıyla anılan olayların Mısır'daki gelişimini üç farklı karakter üzerinden anlatıyor Meydan'da. Tahmin edeceğiniz gibi filmin gizli başrol oyuncusu da Tahrir Meydanı. İşin doğrusu filmi izlerken hem Mısır toplumuyla Türk toplumu arasındaki benzerlikler dikkatimizi çekiyor, hem de Gezi direnişine dair anılar gözlerimizde canlanıyor. Meydan'ın gücü elbette farklı bakış açılarına yer vererek tek bir yargıya saplanıp kalmaması ve tarafsız olmasa da olabildiğince adil bir anlatıma sahip olması. Çok sayıda iyi belgesel izledik bu yıl ama Meydan muhtemelen aralarında duygusal olarak bize en yakın geleniydi ve o yüzden de bu listeye girdi.
6. İnsanları Seyreden Güvercin - Y: Roy Andersson
İsveçli sinemacı Roy Andersson soğuk mizahı, güçlü görsel tarzı ve insan ruhundaki tuhaflıkları çok iyi gören gözüyle günümüzün en özgün yaratıcılarından biri şüphesiz. Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan alan film insanlık durumuna dair son derece tuhaf saptamalarıyla izleyicinin zihnini kurcalıyor ve adının da çağrıştırdığı üzere olaylara-kişilere-sahnelere farklı bir bakma biçimi öneriyor. Öyle ki dala tüneyip insanlık üzerine kafa yoran güvercin aslında biz izleyiciler oluyoruz bir bakıma ve kafamızda dolanan düşünceler bizi bir hayli tedirgin ediyor ( her ne kadar gülünç olsa da ). İzledikten sonra gitgide kafanızı meşgul eden, zaman geçtikçe daha da içinize işleyen bir film İnsanları Seyreden Güvercin.
5. Kırık Çember - Felix Von Groeningen
İzlenmesi pek kolay olmayan bir film Kırık Çember. Felix Von Groeningen'in filmi tutkulu bir aşk yaşayan ancak çocuklarının kansere yakalanmasıyla hayatları kararan bir çiftin hikayesini anlatıyor. Müziğin önemli bir yer tuttuğu ve inanç, hayat ve aşk üzerine kurduğu cümlelerle derinlikli tartışmalara kapı açan Kırık Çember güçlü senaryosu, duygusal yoğunluğu ve sömürüye kaçmayan ama izleyiciyi zorlayan anlatımıyla kolay kolay akıllardan çıkmayan bir film.
4. Sen Şarkılarını Söyle - Y: Coen Biraderler
Coen Biraderler son filmleri Inside Llewyn Davis ( Sen Şarkılarını Söyle demişiz nedense ) ile bir kez daha bizi büyülemeyi başardı 2014'te. Oscar Isaac'in gerçek bir müzisyen olan Dave von Rank'ten hareketle yaratılmış Llewyn Davis rolünde sağlam bir oyunculuk sergilediği film 1960'lı yılların Amerika'sında yaşanan folk müzik devrimini ve bu hareketli ama kaotik ortamda kendilerine bir yol bulmaya çalışan müzisyenlerin yaşadıklarını anlatıyor. Döngüsel bir anlatımı olan filmde hem dönemin dinamiklerini ( müzik piyasasından tutun da, entelektüel hayatın detaylarına dek pek çok şeyden söz ediyorum burada ) gözlemliyor, hem de Coen Biraderlerin o çok sevdiğimiz mizahının bir kez daha tadına varıyoruz. Carey Mulligan'ın, F. Murray Abraham'ın, John Goodman'ın ve inanılmaz bir şekilde zihnimize kazınan kedi Ullysses'in oyunculukları ayrıca övgüye değer.
3. Çocuk Pozu - Y: Calin Peter Netzer
Rumen sinemacı Calin Peter Netzer'e Berlin'de Altın Ayı ödülünü getiren Çocuk Pozu yılın en etkileyici filmlerinden biriydi. Vizyona bir yıl kadar geç girdi gerçi ama yine de görmezden gelinemeyecek kadar güçlü bir film ve 2014 listesinde olmayı da hak ediyor. Bir trafik kazasıyla başlayan ve bu kazanın tarafları arasında süregiden bir pazarlıkla devam eden Çocuk Pozu son derece sert bir toplumsal eleştiriyi barındırıyor. Bir çocuğun ölümüne sebep olan içkili bir sürücü ile onun annesi olan varsıl bir burjuvanın ölen çocuğun ailesine para vererek olayı ört bas etme çabaları sınıfsal bir düzlemde insan denen mahlukun ne denli tuhaflaşabileceğinin de gerçekçi bir fotoğrafını çekiyor. Rumen toplumunun çarpıcı bir panoramasını gösteren film bir yandan da çarpık ama bir o kadar da sahici bir anne-oğul ilişkisini getiriyor önümüze.
2. İki Gün ve Bir Gece - Y: Dardenne Biraderler
Dardenne Biraderlerin son filmi Deux Jours, Une Nuit ( İki Gün ve Bir Gece ) bu yıl vizyona giren filmler içinde aklımızda ( en azından benim aklımda ) en çok yer edenlerden biriydi. Belçikalı yönetmen kardeşlerin belgesel tarza yakın bir üslupla çektiği ve kameralarını başroldeki Marion Cotillard'dan neredeyse bir an bile ayırmadığı filmde ekonomik krizin etkilerinin bir hayli hissedildiği Belçika'da vaziyetin bireysel düzlemde nereye vardığına dair çarpıcı bir insan hikayesi anlatılıyor. Bu anlamda hem Belçika toplumunun ( ki Avrupa'nın birçok ülkesi için geçerli bu ) sınıfsal ve etnik çeşitliliği ıska geçilmemiş, hem de Cotillard'ın kapı kapı sürdürdüğü küçük yolculuk üzerinden zorlu bir ahlaki ikilem masaya yatırılmış, ki izleyiciyi filme en çok dahil eden de bu olsa gerek. Gerçekten de benzeri bir hikayeyi bizim yaşadığımız coğrafyada da anlatmak mümkün ve filmin bu evrensel yanı, hele ki hikayesinin yalınlığı da düşünülürse, Dardenne Biraderlerin neden günümüzün en önemli sinemacıları arasında olduğunu gösteriyor bence.
1. Muhteşem Güzellik - Y: Paolo Sorrentino
Açıkçası 2008 tarihli filmi Il Divo'yu izlerken bir hayli zorlanmış ve Paolo Sorrentino'nun hiç durmayan, hareketli kamerasından nefret etmiştim. La Grande Bellezza'yı izlemek üzere yerimi alırken içimde bir korku vardı bu yüzden ve aynı şeyi yeniden yaşamak istemiyordum. Neyse ki yanıldığımı hemen anladım ve hayatımdaki en güzel sinema deneyimlerinden birini yaşadım. Sorrentino çok az sinemacının hakkıyla başarabileceği bir filme imza atmış ve belirgin bir hikayesi, dramatik bir kurgusu olmasa da küçük küçük çeşitli hikayelerle ördüğü harika bir tablo çizmiş. Başroldeki Jep Gambardella'nın hayatının bir kesidini anlattığı ve arada geri dönüşlerle gençliğinden kimi anıları da işin içine kattığı kolajda İtalyan tarzı hayatın tüm dinamiklerini ( din, gece hayatı, entelektüel şiddet, suç, modern sanat vs.. ) kullanmış ve ortaya defalarca izlenecek, her izlemde farklı keşiflere gebe bir film ortaya koymuş. Başroldeki Toni Servillo'nun kendinden emin bir rahatlıkla Jep Gambardella'yı canlandırdığı filmde Fellini'ye ve başta İtalyan sineması olmak üzere genel olarak Avrupa sinemasının büyüklerine de sağlam bir saygı duruşu mevcut. 2014'te ( ki aslında 2013 filmi ) tek bir film izlemeniz gerekseydi o Muhteşem Güzellik olmalıydı bence. Nokta.
Günün trailer'ı: Whiplash
16 Ocak'ta vizyona girecek olan Whiplash yılın en heyecan verici filmlerinden biri. Bir yanıyla etkileyici bir 'svengali' draması, bir yanıyla da kültleşmeye aday bir müzik filmi var karşımızda. Ülkenin en iyi müzik konservatuarlarından birinde caz davulcusu olmak için eğitim gören genç bir öğrenciyle, despotluğu ve mükemmelliyetçiliğiyle tanınan hocası arasındaki "aşk-nefret" ilişkisini anlatan Whiplash özellikle başroldeki iki oyuncusunun son derece güçlü performansları ve montajcı Tom Cross'un olağanüstü titiz çalışması sayesinde hedefi tam 12'den vuruyor. Henüz ikinci metrajlı filmiyle çok zor bir işin altından, hem de senarist-yönetmen sıfatıyla kalkan 29 yaşındaki Damien Chazelle ise yakından izlenecekler listesine alındı bile.
1.01.2015
2014'ün En İyi Oyunculuk Performansları
Tom Hardy - Locke
İngiliz oyuncu Tom Hardy'nin daha önce de son derece sağlam performanslarını izledik. Özellikle baştan sona tek başına götürdüğü "Bronson" oyuncuya kariyerinin ilk yıllarında büyük bir ivme kazandırmıştı. Ardından "Tinker, Tailor, Soldier, Spy" ( Köstebek ) ve "Warrior" gibi filmlerdeki üst düzey performanslarıyla adından söz ettirdi. "Inception" ( Başlangıç ) ve "Dark Knight Rises" ( Kara Şövalye Yükseliyor ) gibi filmlerde de görece iyi iş çıkardı ama açıkçası filmler biraz hayalkırıklığı olduğu için Hardy'nin oyunculuğu çok da öne çıkmadı kanımca. 2013 tarihli "Locke" ise Tom Hardy'nin kariyerindeki en iyi iş olabilir. Ivan Locke adlı bir beton mühendisini canlandırdığı filmde 85 dakika boyunca bir arabada çeşitli insanlarla telefonda konuşurken izlediğimiz 37 yaşındaki aktör hiç şüphesiz geçtiğimiz yılın en iyi oyuncu performanslarından birine imza atıyor. Son derece kısıtlı bir ortamda ( hiç durmadan otomobil kullanan Hardy sağa sola bakmak dışında fazla bir hareket alanı bulamıyor tahmin edersiniz ki ), alabildiğine nüanslara dayalı bir performans sergileyen ve filmdeki gerilimi sürekli ayakta tutmayı başabilen Hardy bu yıl ne kadar ödül alsa yeridir doğrusu.
Jake Gyllenhaal - Nightcrawler
Senarist Dan Gilroy'un ilk yönetmenlik denemesi olan Nightcrawler'da ( Gece Vurgunu ) hırslı ve ahlak düşkünü sosyopat haber kameramanı Louis Bloom'u canlandıran Jake Gyllenhaal nihayet bu yıl uzun zamandır hak ettiği düşünülen Oscar ödülüne uzanabilir. Elbette Eddie Redmayne ve Benedict Cumberbatch ( ve umarım Tom Hardy ) gibi dişli rakipleri olacak ama yine de Gyllenhaal sanki hepsinden daha fazla ses getirdi. Koca gözlerini neredeyse hiç kırpmadan ve öfkeden neşeye ani geçişleriyle oynadığı karakterin iç dünyasındaki dalgalanmaları güçlü bir şekilde yansıtan oyuncu yine geçtiğimiz yıl hem "Enemy" ( Düşman ), hem de "Prisoners" ( Tutsak ) ile adından çok söz ettirmişti. Her ikisi de Denis Villeneuve'ün imzasını taşıyan filmlerden özellikle ilkinde iki karakteri birden canlandırarak oyunculuğunda ustalık mertebesine ulaştığını kanıtlamıştı. Bugüne dek sadece bir kez Oscar'a aday gösterilen ( hangisi olduğunu söylemeyeceğim, siz hatırlayın ) Gyllenhaal bu yıl heykelciğe çok yakın.
Eddie Redmayne - The Theory of Everything
Stephen Hawking geçenlerde bir açıklama yaptı ve bir James Bond filminde kötü adamı oynamak istediğini söyledi. Hayatını geçirdiği tekelekli iskemlesiyle, metalik bir tınıya sahip olan tuhaf sesinin bu role çok uygun düşeceğini de eklemeyi ihmal etmedi. Aslına bakarsanız duyduğum en iyi fikirlerden biri olduğunu itiraf etmeliyim ve neden Hawking'in yaşayan en zeki insan olduğunu biraz daha iyi anladığımı söylemeliyim. Yapımcılar bu teklifi nasıl karşılarla bilemiyorum ama ünlü bilimadamının hayatını anlatan The Theory of Everything adlı filmde onu canlandıran Eddie Redmayne'in birinci sınıf bir iş çıkardığını kimse reddedemeyecektir herhalde. Redmayne çekimler başlamadan hemen önce kendisine tahsis edilen karavana üç fotoğraf asmış: James Dean, Albert Einstein ( hani şu meşhur dilini çıkardığı fotoğraf ) ve bir de Joker. Doğrusu filmi izlediğinizde bu üç ikonik karakterin bileşiminden yarattığı Hawking yorumunun ne kadar yerinde olduğunu anlıyorsunuz. Yer yer akla My Left Foot ( Sol Ayağım ) filmindeki Daniel Day Lewis'in performası da geliyor ki bunu ne anlama geldiğini biliyorsunuz elbette: Oscar.
J.K. Simmons - Whiplash
Gerçi film 2015'te vizyona girecek ama önümüzdeki Oscar ödüllerinde muhakkak dikkate alınacak bir performans olduğunu düşündüğüm için burada bahsetmek gereği duydum. Whiplash'deki aşırı otoriter ve alabildiğine titiz müzik hocası Fletcher rolünde J.K. Simmons yılın en akılda kalıcı oyunculuk performanslarından birini sergiliyor. Kendisini en çok TV'deki The Closer'da canlandırdığı polis şefi karakteriyle hatırlıyoruz ama bundan sonra sinemada çok daha parlak bir kariyer onu bekliyor sanki. Hele tahmin ettiğim ve umduğum gibi En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar'ını da alırsa. Psikopatinin sınırlarında gezinen, hırslı, asabi ve net bir şekilde adı konmasa da eşcinsel müzik hocası rolünde yılın en korkutucu tiplemelerinden birini yaratan J.K. Simmons izlemekten bıkmayacağınız bir anti kahraman adeta.
Haluk Bilginer - Kış Uykusu
Haluk Bilginer sadece Türkiye'nin değil dünya sinemasının önde gelen oyuncularından biri bana sorarsanız. Dorudur bazen kendini tekrar ettiği performanslarını izliyoruz ama televizyonda boy gösterip de tekrara düşmeyen oyuncu tanıyor musunuz? Sahnede ve iyi bir senaryo ( ve yönetmenle ) ile beyazperdede altından kalkamayacağı rol yok gerçekten de. Nuri Bilge Ceylan'ın Cannes'da Altın Palmiye alan son filmi Kış Uykusu'nda tüm insani duyguları donmaya yüz tutmuş Aydın rolünde izleyiciyi 3 saati aşkın bir süre boyunca kendine hayran bıraktırmayı başaran oyuncu mesleğinin zirvesinde hiç şüphesiz. Sahici bir yapmacıklıkla oynadığı sahnelerde izleyicinin hem sempatisini hem de nefretle karışık acıma duygusunu kazanan Bilginer oyunculukta nüansların ne anlama geldiğini bilen ender ustalardan.
Demet Akbağ - Kış Uykusu
Kış Uykusu'nda yukarıda kısaca da olsa övgüyle söz ettiğim Haluk Bilginer'den, mümkünse, biraz daha akılda kalıcı bir performans çizen tek oyuncu var idiyse, o da şüphesiz Demet Akbağ'dır. Özellikle birlikte oynadıkları sahneleri büyük bir keyifle, karşılıklı solo atan iki virtüözü izler gibi izlemediniz mi siz de? Böyle filmlerde izledikçe ( ki ne yazık ki nadiren oluyor ) Demet Akbağ'ın büyük paralar kazandığı o sıradan komedilerde harcandığı görüp üzülüyor insan. Ya da bana öyle geliyordur, bilemem.
Marion Cotillard - Deux Jours, Une Nuit ( İki Gün ve Bir Gece )
Oscar'lı oyuncu Marion Cotillard yılın en çarpıcı performanslarından birini sergilediği Deux Jours, Une Nuit ( İki Gün eve Bir Gece ) ile oyunculuğunun yeni bir yüzüyle tanıştırıyor bizi. Son derece minimal bir performans sergileyen ve bunu yaparken izleyicide büyük duygusal fırtınalara sebep olmasa da ciddi anlamda endişe ( ve sempati, ve dayanışma hissiyatı ) uyandırmasını bilen oyuncu canlandırdığı karakterin içine düştüğü bunalımı neredeyse kusursuz bir oyunculukla yansıtmayı biliyor. Oyunculuğunda metot aktörlerinde gördüğümüz "oynamıyor da yaşıyor sanki" etkisini bize hissettiren Cotillard Belçikalı kardeş yönetmenler Dardenne'lerin belgesel bir tarza yakın durdukları son filminde filmin başından sonuna kadrajda kalıyor ve bir an için bile ipleri gevşetmiyor. Tüm o tedirginliğine rağmen yüzleşmesi gereken sorunları ve kişileri tek tek sıraya bindiren Sandra karakteriyle son yılların en akılda kalıcı performanslarından birini sergiliyor Marion Cotillard. İzlemediyseniz çok şey kaçırdınız demektir, benden söylemesi.
Julianne Moore - Maps To The Stars ( Yıdız Haritası )
Cannes'da her nasılsa Marion Cotillard'dan daha fazla oy alarak En İyi Kadın Oyuncu ödülüne uzanan Julianne Moore 2014'ün öne çıkan kadın oyuncularından biri şüphesiz. Bana sorarsanız Cotillard'ın gölgesinde kalmıştı ama bu onun ne kadar özel bir oyuncu olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Daha önce Boogie Nights, The Big Lebowski, Vanya on 42nd Street gibi filmlerde unutulmaz performanslarını izlediğimiz Moore her türlü övgü ve ödülü fazlasıyla hak eden bir oyuncu. David Cronenberg'in Maps To The Stars ( Yıldız Haritası ) adlı filminde histerik, hırslı ve yıldızı sönmeye yüz tutmuş bir oyuncu canlandıran Moore bir hayli zor bir rolün altından ustalıkla kalkarken kendisini alabildiğine çıplak bırakarak ( kelimenin her anlamında ) ne kadar cesur bir oyuncu olduğunu da gösteriyor aslında. Oscar? Neden olmasın?
Bu oyuncuların haricinde geçen yıldan kalan ama üzerinden çokça zaman geçtiği için bu listeye alamadığım La Grande Bellezza ( Muhteşem Güzellik ) filmindeki performansıyla Toni Servillo, Inside Llewyn Davis ile Oscar Isaac ve Carey Mulligan, tabii ki muhteşem Gloria ile Paulina Garcia adlarını muhakkak saymak istediğim oyuncular.
Gelelim yılın en iyi çıkış yapan oyuncusuna
Jack O'Connell - Starred up ve '71
Jack O'Connell'ı ilk kez Skins adlı gençlik dizisinde izlemiş ve tamamı çok iyi olan oyuncu kadrosunda bile ne kadar parladığını fark edip hayran kalmıştım. O'Connell bugün 24 yaşında ve nihayet tüm dünyayı fethetmeye hazır. Geçtiğimiz yıl onu her ikisi de şiddetle yoğrulmuş bir dünyada yaşayan ama birbirinden alabildiğine farklı karakterleri canlandırdığı iki filmde izledik. İlkinde çocukluğundan beri şiddetle içiçe büyümüş ve uzun bir hapis cezasına çarptırılmış deli fişek bir mahkumu canlandırıyordu ve film boyunca izleyiciyi diken üstünde tutmayı beceriyordu. Starred Up'da ( Yüksek Risk ) babasıyla aynı cezaevine kapatılan Eric Love trajik bir karakterdi aslında ve tam da yırtacak galiba dediğiniz anda yeniden batağa saplanıyordu. İrlanda meselesini konu edinen ve 70'li yılların Belfast'ında geçen '71'de ise acemi bir askeri canlandırdı O'Connell. Kendisini göz kırpmadan harcayacak bir grup insanın arasında hayatta kalmaya çalışan Gary rolüyle farklı bir performans çizen O'Connell duygularını kolaylıkla oyunculuğunun hizmetine sokabilen ama kontrolünü yitirmeyen, soğukkanlı bir teknisyen de aynı zamanda. Sırada Angelina Jolie'nin yönettiği Unbroken var ve sezgilerim beni yanıltmıyorsa bu kez dünya çapında bir yıldıza dönüşecek. O potansiyeli var zira. İzleyip göreceğiz.
30.12.2014
Sinemada sessizlik
Sinemada sesin kullanılmaya başlamasından bu yana sessizlik de farklı bir anlam kazandı. Bahsettiğim şey sessiz sinema değil elbette, o bambaşka bir kavram. Yukarıdaki videoda da göreceğiniz gibi sesszilik aslında ses kullanımının özel bir biçimi haline gelmiş durumda. Tony Zhou tarafından hazırlanan "Her Kare Bir Hikaye Anlatır" başlıklı seride ele alınana sessizlik konusu özellikle Scorsese'nin filmlerinde sessizliği nasıl kullandığına dikkat çekiyor.
28.12.2014
Nostalji: Eternal Sunshine of the Spotless Mind
Eternal Sunshine - Stop Motion from Mickey Alice Kwapis on Vimeo.
2000'li yılların unutulmaz filmlerinden Eternal Sunshine of the Spotless Mind özellikle yetişkinliğe 90'lı yıllarda adım atan kuşak için kritik bir filmdir. Bizim kuşağın aşk filmi budur desek çok da abartmış olmayız herhalde. Michel Gondry - Charlie Kaufman işbirliğinin en tesirli ürünmü olan Eternal Sunshine bir yandan X kuşağının hafıza kaybına ( ya da hızlı unutma, çabuk tüketme de diyebilirsiniz ) dair şahane isabetli tesbitleriyle aşkın gizemli doğasını sergilerken bir yandan da çarpıcı bir duygusallıkla izleyiciyi duvarlara çarpıyordu. Yukarıda filme dair yapılmış özgün bir video var. Bu arada bu filmi nostalji sandığından çıkarmamın da özel bir sebebi olduğunu tahmin edersiniz. Biricik aşkım, bugün ( 28 Aralık ) yaşgününü bir kez daha idrak eden sevgili eşim Fazilet için gelsin. Seni seviyorum. Elbette.
2000'li yılların unutulmaz filmlerinden Eternal Sunshine of the Spotless Mind özellikle yetişkinliğe 90'lı yıllarda adım atan kuşak için kritik bir filmdir. Bizim kuşağın aşk filmi budur desek çok da abartmış olmayız herhalde. Michel Gondry - Charlie Kaufman işbirliğinin en tesirli ürünmü olan Eternal Sunshine bir yandan X kuşağının hafıza kaybına ( ya da hızlı unutma, çabuk tüketme de diyebilirsiniz ) dair şahane isabetli tesbitleriyle aşkın gizemli doğasını sergilerken bir yandan da çarpıcı bir duygusallıkla izleyiciyi duvarlara çarpıyordu. Yukarıda filme dair yapılmış özgün bir video var. Bu arada bu filmi nostalji sandığından çıkarmamın da özel bir sebebi olduğunu tahmin edersiniz. Biricik aşkım, bugün ( 28 Aralık ) yaşgününü bir kez daha idrak eden sevgili eşim Fazilet için gelsin. Seni seviyorum. Elbette.
27.12.2014
Kritik: İki Gün ve Bir Gece
Dardenne Kardeşler'in son filmi İki Gün ve Bir Gece ( Deux Jours, Une Nuit ) yılın son haftasında vizyona giriyor nihayet. Yılın en iyilerinden biri olduğuna şüphe duymadığım film aynı zamanda yılın en iyi oyuncu performanslarından birini de getiriyor karşımıza. Dardenne Kardeşler ile yolu ilk kez kesişen Cotillard bu filmde canlandırdığı Sandra karakteriyle kariyerinin en incelikli, sade ve derinlikli performanslarından birini sunuyor kanımca. Filmin neredeyse tamamında ekranda görünen 39 yaşındaki oyuncu genelde amatör ya da çok tanınmamış oyuncularla çalışmayı tercih eden Belçikalı sinemacılarla öylesine ahenkli bir iş çıkarmış ki ( ki tüm oyuncular için bunu söylemek mümkün bence ), teker teker hepsine şapka çıkarmak gerek.
Film güneş enerjisi üzerinde uzmanlaşmış bir şirkette çalışan iki çocuk annesi Sandra'nın işinden kovulmak üzere olduğunu öğrenmesiyle başlıyor. Filmin ilk sekansında uyurken gördüğümüz ve çalan telefonuna bakmak için gözlerini açan Sandra sonraki iki gün boyunca huzura eremeyecek ve kendisinin işinden kovulmaması yönünde oy vermeleri için tüm iş arkadaşlarıyla tek tek ve yüzyüze konuşmak üzere kelimenin tam manasıyla yola düşecektir. Her an geri dönüşü olmayan bir bunalıma düşebileceği endişesini yaşadığımız Sandra'nın ( ki intihara da kalkışacaktır karanlık bir anında ) bu süreçteki en büyük destekçisi, hatta zaman zaman zorlayıcısı ise kocası Manu olacaktır. Toplam 16 kişiden oluşan iş arkadaşları ise kolay ikna edilebilecek bir topluluk değildir, zira Sandra'nın işten çıkarılması halinde her biri 1000 Euro tutarında bir ikramiye kazanacaktır ve bu para hiç biri için gözden çıkarılacak bir meblağ değildir.
Doğrusu Dardenne Kardeşler her daim hayatın içinden hikayeler anlatagelmiş ve bu hikayeleri de büyük derrleri olmayan, handiyse küçük karakterler üzerinden anlatmayı tercih etmişlerdir. Ünlü yıldızlarla çalışmamalarının da bir sebebi budur belki: karakteri oyuncunun ağırlığı altında ezdirmemek, hayatı filme kurban etmemek. Gerçi bir önceki filmleri Bisikletli Çocuk'da ( Le Gamin Au Velo ) fransız sinemasının tanınmış simalarından Cecile de France ile çalışmış ve hiç de fena bir sonuç elde etmemeişlerdi ama orada baş kadın karakterin ağırlığı İki Gün ve Bir Gece'de olduğu kadar dominant değildi. Filmin tamamı boyunca toplam iki üç farklı tişörtle yetinen ve işçi sınıfından olması hasebiyle her türlü şaşaadan uzak bir hayat süren Sandra karakterini alabildiğine sade, tedirgin ve kırılgan bir kadına dönüştüren Cotillard neredeyse bir Oscar'ı daha hak ediyor diyeceğim hiç çekinmeden.
Anlattıkları hikaye ve kullandıkları karakterler bakımından Ken Loach'u hatırlatan bir filme imza atan Dardenne Kardeşler o denli yalın bir olay örgüsü seriyorlar ki önümüze, neredeyse bir menkıbe kadar kısa ve derli toplu bir bütün çıkabilirmiş ortaya. Evet, düşündüğünüz doğru, didaktik bir eşikte de duruyor film ama gerek oyuncuların sahici performansları, gerekse yönetmenlerin ustalıklı anlatımı filmi didaktik bir yola sapmaktan kurtarmakla kalmıyor, ahlaki anlamda zorlu bir ikilemi de ( para mı, dayanışma mı ? ) iddiasız ama güçlü bir finalle çözüme ulaştırıyor. Kolaylıkla depresif bir ruh haline bürünebilecek film buradan kazanabileceği puanları elinin tersiyle iteliyor ve zor da olsa izleyicide yüksek bir umut ışığı yaratmayı biliyor. Aklımıza Ken Loach'un gelmesi o kadar da boşuna değilmiş yani.
Özellikle 2008 ekonomik krizinden sonra toplumsal huzursuzluğun belirgin bir şekilde arttığı Belçika ( ve aslında Avrupa'nın tamamı da diyebiliriz ) hakkında doğrudan bilgi sahibi olmasak da benzer buhranları defalarca yaşamış bir memleketin insanları olarak İki Gün ve Bir Gece'de anlatılanları, farklı toplumsal ve etnik kökenden insanların haleti ruhiyelerini bir hayli tanıdık bulacak; ve nihayet onların yerinde olsak biz ne yapardık gibi sorulara cevaplar arayacağız. Şurası da bir gerçek, her ne kadar film boyunca Sandra'ya yakın hissetsek de kendimizi, diğer karakterleri de, özellikle ona karşı duranları yargılayamıyor; bir tarafı tutmak uğruna diğer tarafın dertlerini görmezden gelemiyoruz. Filmin sonunda Sandra'nın her şete rağmen doğru olanı yaptığını görüp derin bir oh çektiğimizde de ruhumuzda yeşeren küçük umut tohumları bize kendi hayatımıza da yeni bir güçle tutunmamızı sağlıyor sanki. Bu da Dardenne Kardeşler'in gücü elbette.
İlk kez görücüye çıktığı Cannes Film Festivali'nde hiç bir ödül alamayan ( oysa Cotillard'ı görmezden gelmeyebilirdi jüri ) İki Gün ve Bir Gece hiç de gölgede kalmayı hak etmeyen, tüm bileşenleriyle dikkate ve övgüye değer bir film. Sistem tarafından ezilmeye mahkum sınıfın muzaffer bir portresini değil ama geri adım atmayan, atsa da savaşmadan çekilmeyen ( son repliğini hatırlayın Sandra'nın: "İyi mücadele ettik Manu" ) bireylerin karakalem bir eskizini çizen son derece değerli bir film var karşımızda.
11.09.2014
Günün Trailer'ı: I Am Ali
"Kelebek gibi uçar, arı gibi sokar" dendi mi herkesin aklına Muhammed Ali geliyor sadece. Spor tarihinin ve tabii ki 20. yüzyılın en ikonik karakterlerinden biri olan Muhammed Ali hakkında çok şey yazılıp çizilse de hala bir muamma büyük ölçüde. Clare Lewins imzalı yeni belgesel I Am Ali "efsanenin arkasındaki adam"ı anlatma iddiasında ama ne kadar başarılı olmuş, onu izleyince göreceğiz. Bu da herhalde bir festivalde falan olacaktır diye tahmin ediyorum. İnşallah.
8.09.2014
Scorsese adaya geri dönüyor
Martin Scorsese hangi adaya geri dönüyor diye soranlara Shutter Island diyeceğim. Tabii bu geri dönüş ne kadar hayırlı, orasını bilemem. Dennis Lehane'in romanından adapte ettiği ve başrolleri de Leonardo DiCaprio ile Mark Ruffalo'ya verdiği Shutter Island'ı ben hiç sevmemiştim doğrusu ve o yüzden de bu geri dönüş meselesine biraz şüpheyle bakıyorum. Yine de, bu dönüşün niteliğini düşünecek olursak, o kadar da korkmamıza gerek olmadığı fikrine varabiliriz. Scorsese HBO için Shy-uter Island'ın çok öncesini anlatan bir TV dizisine imza atacak. Boardwalk Empire ile bu konudaki ustalığını dosta düşmana açık bir şekilde kanıtlayan ( sanki buna ihtiyacı varmış gibi ) Scorsese bir kez daha ses getiren bir işe imza atarsa hiç şaşırmayalım. Üstelik pilot bölümün senaryosunu romanın da yazarı olan Lehane kaleme alacak ki, bu da ayrı bir olumlu puan demektir. Son olarak dizini adı Ashecliffe olacak diyeyim ve Scorsese'nin yine HBO için çekeceği bir başka diziye geçeyim. Scorsese'nin müzik aşkını bilen ve onun No Direction Home, The Last Waltz ve Shine A Light gibi filmlerini sevenler için müjdeli bir haber anlamına gelecek olan bu dizide punk ve disco müziğin patladığı yıllarda New York'taki müzik endüstrisini anlatacak usta sinemacı. Yapımcılığını Mick Jagger'ın üstleneceği dizide James Jagger, Bobby Cannavale, Andrew Dice Clay ve Ray Romano gibi isimler kamera karşısına geçecek.
Güzel işler: Kubrick
![]() |
| Guillaume Morellec |
![]() |
| eikoojala |
![]() |
| Justin VanGenderen |
![]() |
| Tracie Ching |
Hollywood'dan taze taze
James Franco'nun yeni film projesi...
Werner Herzog'un yeni TV macerası...
Terminator cephesinden yeni haberler...
Ve Tarantino'nun son marifeti...
Devamlılık Hatası sizi kısa ama heyecanlı bir Hollywood turuna davet ediyor.
James Franco ile başlayalım. Bildiğiniz gibi Hollywood'un altın çocuğu ( ne çok var bu altın çocuklardan değil mi? ) James Franco bir süredir oyunculukla yetinmeyip, yönetmenlik ve yapımcılığa da el attı. Hatta şair ve yazar olarak da kendine bir kariyer inşa etme gayretinde kendisi ve bunda da başarısız olduğunu söylemek, en azından, bize düşmez. Şu sıralar yeni bir film projesi üzerinde çalışan Franco, kimilerine göre, Hollywood üzerine yazılmış en iyi romanlardan birini gözüne kestirmiş. Steve Erickson'ın yazdığı Zeroville adlı roman sinema tutkunu bir adamın 1969 yılında Los Angeles'da yaşadığı maceraları anlatıyor. Kitaptan yeni haberim olduğu için henüz okuyamadım doğrusu, ama içinde John Milius, Martin Scorsese gibi dönemin önemli figürlerinin de yer aldığı Zeroville'i fena halde merak ettiğimi belirtmem gerek. Yukarıdaki fotoğrafta da görebileceğiniz gibi romanın başkahramanı Jerome kafasına Elizabeth Taylor ve Montgomery Clift'in dövmelerini ( A Place In The Sun'dan bir görüntü ) yaptıracak kadar sinema aşığı bir tip ve söylenenlere göre Franco'nun Venedik'ta dazlak kafayla dolaşmasının sebebi de aslında buymuş. James Franco filmi hem yönetecek, hem de başrolünde boy gösterecek. Yeni bilgiler geldikçe de sizinle paylaşacağım elbette.
Ah Werner Herzog. Sinema aleminin en üretken ve en deli yaratıcılarından biri. Benim de en saygı duyduklarımdan elbette. Her yaptığını büyük bir heyecan ve olumlu bir önyargıyla izlediğim ender sinemacılardan olan Herzog'un hzızına yetişmek kolay değil elbette. Hala izlemediğim bir sürü filmi var ve hiç de acele etmiyorum, ki tadını çıkarmak uzun sürsün. Uzatmayayım, Herzog, o tuhaf aksanıyla birçok Hollywood yapımında da yer aldı malumunuz ve şimdi de bir televizyon dizisinde boy gösterecek. Komedi dizisi Parks and Recreation'da küçük bir rol üstlenen Herzog kendisiyle yapılan bir söyleşide dizinin fo-rmatına uygun bir de monolog kaydettiğini belirtti ve ekledi: "Umarım montajda atmazlar". Biz de umarız Werner, biz de.
Ben uzunca bir zamandır ilgimi kaybetmiş durumdayım ama Terminator filmleri hala büyük ilgi görüyor ve bu vereceğim kısa haber de muhakkak birilerinin ajandasında yer alacaktır. İlki 1984 yılında çekilen serinin yeni halkası Terminator: Genisys'in 1 Temmuz 2015'te vizyona çıkacağı zaten bir süredir biliniyordu. Şimdi bu filmin ardından gelecek iki yeni devam filminin de vizyon tarihleri belli oldu. Paramount Pictures'ın açıklamasına göre "Terminator 2" 19 Mayıs 2017'de, "Terminator 3" ise 29 Haziran 2018'de vizyona çıkacak. Meraklısına duyurulur.
Gelelim Quentin Tarantino'ya. Bilenler bilir, Tarantino 2007 yılında çocukluğundan beri gidip film izlediği New Beverly sinema salonun satın almış ve yıkılmaktan kurtarmıştı. Böylece bir sinema salonu sahibi olan usta sinemacı salonda gösterilecek filmlere de damgasını vuruyor haliyle. Yine bilinler bilir, sıkı bir dijital karşıtı olan Tarantino ( ki yeni filmi The Hateful Eight'i 65 mm'lik filmle çekecek ), bugün için bir hayli riskli sayılabilecek bir karar aldı ve New Beverly'de asla dijital kopya göstermeyeceklerini açıkladı. "New Beverly programında bir filmin adını görüğünüzde o filmin dijital değil 35 mm olarak gösterileceğinden emin olacalsınız." diyor QT. Tabii ticari olarak bunun çıkmaz bir sokak olduğunu iddia edenlerin sayısı çok daha fazla, onu da belirteyim.
Werner Herzog'un yeni TV macerası...
Terminator cephesinden yeni haberler...
Ve Tarantino'nun son marifeti...
Devamlılık Hatası sizi kısa ama heyecanlı bir Hollywood turuna davet ediyor.
James Franco ile başlayalım. Bildiğiniz gibi Hollywood'un altın çocuğu ( ne çok var bu altın çocuklardan değil mi? ) James Franco bir süredir oyunculukla yetinmeyip, yönetmenlik ve yapımcılığa da el attı. Hatta şair ve yazar olarak da kendine bir kariyer inşa etme gayretinde kendisi ve bunda da başarısız olduğunu söylemek, en azından, bize düşmez. Şu sıralar yeni bir film projesi üzerinde çalışan Franco, kimilerine göre, Hollywood üzerine yazılmış en iyi romanlardan birini gözüne kestirmiş. Steve Erickson'ın yazdığı Zeroville adlı roman sinema tutkunu bir adamın 1969 yılında Los Angeles'da yaşadığı maceraları anlatıyor. Kitaptan yeni haberim olduğu için henüz okuyamadım doğrusu, ama içinde John Milius, Martin Scorsese gibi dönemin önemli figürlerinin de yer aldığı Zeroville'i fena halde merak ettiğimi belirtmem gerek. Yukarıdaki fotoğrafta da görebileceğiniz gibi romanın başkahramanı Jerome kafasına Elizabeth Taylor ve Montgomery Clift'in dövmelerini ( A Place In The Sun'dan bir görüntü ) yaptıracak kadar sinema aşığı bir tip ve söylenenlere göre Franco'nun Venedik'ta dazlak kafayla dolaşmasının sebebi de aslında buymuş. James Franco filmi hem yönetecek, hem de başrolünde boy gösterecek. Yeni bilgiler geldikçe de sizinle paylaşacağım elbette.
Ah Werner Herzog. Sinema aleminin en üretken ve en deli yaratıcılarından biri. Benim de en saygı duyduklarımdan elbette. Her yaptığını büyük bir heyecan ve olumlu bir önyargıyla izlediğim ender sinemacılardan olan Herzog'un hzızına yetişmek kolay değil elbette. Hala izlemediğim bir sürü filmi var ve hiç de acele etmiyorum, ki tadını çıkarmak uzun sürsün. Uzatmayayım, Herzog, o tuhaf aksanıyla birçok Hollywood yapımında da yer aldı malumunuz ve şimdi de bir televizyon dizisinde boy gösterecek. Komedi dizisi Parks and Recreation'da küçük bir rol üstlenen Herzog kendisiyle yapılan bir söyleşide dizinin fo-rmatına uygun bir de monolog kaydettiğini belirtti ve ekledi: "Umarım montajda atmazlar". Biz de umarız Werner, biz de.
Ben uzunca bir zamandır ilgimi kaybetmiş durumdayım ama Terminator filmleri hala büyük ilgi görüyor ve bu vereceğim kısa haber de muhakkak birilerinin ajandasında yer alacaktır. İlki 1984 yılında çekilen serinin yeni halkası Terminator: Genisys'in 1 Temmuz 2015'te vizyona çıkacağı zaten bir süredir biliniyordu. Şimdi bu filmin ardından gelecek iki yeni devam filminin de vizyon tarihleri belli oldu. Paramount Pictures'ın açıklamasına göre "Terminator 2" 19 Mayıs 2017'de, "Terminator 3" ise 29 Haziran 2018'de vizyona çıkacak. Meraklısına duyurulur.
Gelelim Quentin Tarantino'ya. Bilenler bilir, Tarantino 2007 yılında çocukluğundan beri gidip film izlediği New Beverly sinema salonun satın almış ve yıkılmaktan kurtarmıştı. Böylece bir sinema salonu sahibi olan usta sinemacı salonda gösterilecek filmlere de damgasını vuruyor haliyle. Yine bilinler bilir, sıkı bir dijital karşıtı olan Tarantino ( ki yeni filmi The Hateful Eight'i 65 mm'lik filmle çekecek ), bugün için bir hayli riskli sayılabilecek bir karar aldı ve New Beverly'de asla dijital kopya göstermeyeceklerini açıkladı. "New Beverly programında bir filmin adını görüğünüzde o filmin dijital değil 35 mm olarak gösterileceğinden emin olacalsınız." diyor QT. Tabii ticari olarak bunun çıkmaz bir sokak olduğunu iddia edenlerin sayısı çok daha fazla, onu da belirteyim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







































