13.04.2011

Gus Van Sant'in yeni filmi Cannes'da gösterilecek


Günün Cannes haberi Gus Van Sant ile ilgili. Daha önce üç kez Cannes'da Altın Palmiye için yarışan ve 2003 yılında da Elephant ile ödülü alan Gus Van Sant bu yıl bir kez daha Cannes'a gidiyor. Ancak, Restless adlı son filminin dünya prömiyerini Cannes'da yapacak olan usta sinemacı bu kez Altın Palmiye yarışında değil. Restless festivalin önemli bölümlerinden Un Certain Regard'ın ( Belirli Bir Bakış ) açılış filmi olacak. Jüri başkanlığını bizim davul zurnayla kovduğumuz Emir Kusturica'nın üstlendiği Un Certain Regard'ın açılışı 12 Mayıs'ta ( büyük açılıştan bir gün sonra ) yapılacak. Bu arada heyecanlı bekleyiş sürüyor malum, Altın Palmiye adayları yarın ( 14 Nisan ) belli olacak. Nuri Bilge Ceylan'ın son filmi Bir Zamanlar Aanadolu seçilecek mi, hala belli değil.

12.04.2011

James Marsh'ın yeni filmi Shadow Dancer


Son yıllarda izlediğim en iyi belgesellerden biri James Marsh imzalı Man on Wire idi. Yine son yıllarda izlediğim en iyi suç filmlerinden biri ( hatta en iyisi ) olan Red Riding üçlemesinin 2. halkası da James Marsh'a aitti. 2005 tarihli filmi The King de yine övgüyü hak eden, incelikli ama tuhaf şekilde sert bir filmdi. Uzun lafın kısası Marsh'ı bir süredir yakın takibe aldım. Sundance'de alkışlanan son belgeseli Nim Chimpsky'yi henüz izleyemedim ama peşindeyim. Bu arada Marsh yeni filmi için hazırlıklara başladı. IRA'yı konu alan bir gerilim filmi olacak bu ve Tom Bradby'nin Shadow Dancer adlı kitabından uyarlanacak. Biraz daha açmak gerekirse Kuzey İrlanda'da geçen film, karşı tarafa geçerek MI5 için çalışmaya başlayan eski bir IRA üyesinin hayatına odaklanıyor. Çekimlerine Mayıs ayında başlanacak filmin başrolündeyse Clive Owen olacak.

"Saniyede 48 Kare, Plaktan CD'ye geçmek gibi"


Başlıktaki sözler Peter Jackson'a ait. Her ne kadar ben plaktan CD'ye geçmeyi çok da olumlu bir gelişme olarak görmesem de, Peter jackson sinemanın geleceğini nasıl gördüğünü bu sözlerle yorumlamış. Mesele şu: Jackson şu sıralar üzerinde çalıştığı The Hobbit filmlerini alışılageldiğiüzre saniyede 24 kare değil, 48 kare olarak çekecekmiş. Böylece çok daha net ve pürüzsüz bir görüntü elde edeceğini ve her türlü titremenin ve fluluğun ortadan kalkacağını söylüyor. Diyor ki,

"Saniyede 24 kare çekmek 1920'lerin sonunda, sesli sinemaya geçiş aşamasında başlamış bir uygulama. Sanırım sesin düzgün aktarılabildiği minimum hız olarak 24 kare saptanmış o zaman. Maliyet açısından minimumda karar kaıldıklarını düşünüyorum. Ne de olsa 35 mm film pahalı bir malzeme. Yaklaşık 90 yıldır 24 kare çekiliyor filmler. Bundan 30 yıl kadar önce Doug Trumbull saniyede 60 kare çekebilen bir sistem geliştirmişti ama bu sistem uzun ömürli olmadı. Hem filmin maliyeti hem de sinema salonlarındaki projeksiyon zorlukları yüzünden 60 kareden vazgeçildi. Ama artık dijital çağda 48 kare film çekmek eskisinden çok daha kolay ve hesaplı. Yeni dijital projektörlerin büyük bir kısmı da 48 kare göstermeye uygun. Yaptığımız testler 48 kareyle 60 kare arasında büyük bir fark olmadığını gösterdi ama 24 kareyle 48 kare arasındaki fark çok büyük gerçekten de. 24  kare kötü bir sistem değil belki ama dikkat ederseniz çoğu zaman flu bölümler olduğunu fark edersiniz. Kamera hızlı hareketler yaptığında da titremeler oluyor. Oysa 48 karede bunların hiçbiri yok ve gerçeğe çok yakın bir görüntü kalitesi var. Üstelik bu yeni görüntü kalitesine hemen alışıyorsunuz ve eskisi kötü görünüyor artık. Tıpkı plaktan CD'ye geçtiğimiz zaman olduğu gibi.

Warner Bros. bize bu konuda destek oldu ve The Hobbit'in çekimlerine 48 kare başlamamız konusunda onay verdi. Bu formatta bir film daha önce hiç gösterime çıkmadığı halde hem de. The Hobbit gösterime çıkana kadar yeterince 48 kare gösteren projeksiyon makinesi olacağını umuyoruz. Film 2012'nin Aralık ayında gösterime çıkacak ve tahminen o zamana kadar 10.000'den fazla 48 kare gösteren projeksiyon makinesi olacak. Ama yine de bilemiyoruz tabii."

Günün Festival Filmi


Bugün festivalden size bir klasiği seçtim: 8 1/2

Kimse kusura bakmasın ama Fellini'nin başyapıtını sinema salonunda izleme fırsatı varken başka bir filme gidilmez, gidilemez bence. Yine de tercih sizin elbette. Ben yıllar önce Emek Sineması'nda izleme şansı bulmuştum neyse ki. 81/''u anlatmanın pek manası da yok aslında, o denli büyük bir film ki. Sinema, yaratıcılık, hayat, kadınlar, ölüm korkusu... Fellini o sıralar kafasını meşgul eden ne varsa dökmüş bu filme ve başrole de sıklıkla olduğu gibi, kendi personasını canlandıran Marcello Mastroianni'yi koymuş. Sürreel dokunuşlarla bezeli bu muhteşem film defalarca izlenmeyi hak eden ve inanın her seferinde sizi farklı bir şekilde büyüleyen bir yapım.

8 1/2 - 12 Nisan Salı - Beyoğlu - 21.30

Meraklısına ikinci tavsiyem

Serseriler ( Neds ) - 12 Nisan Salı - Fitaş 4 - 19.00

Cannes'da Bertolucci'ye Onur Ödülü


Cannes haberleri sıklaşacak demiştim size. İşte yeni bir haber: bu yıl cannes Film Festivali'nde usta sinemacı Bernardo Bertolucci'ye onur ödülü verilecek. Onur Altın Palmiyesi adı verilen bu ödül bu yıl ilk kez veriliyor. Festival ditektörü Gilles Jacob yaptığı açıklamada İtalyan sinemacının eserlerinin kalitesinden dem vurarak, onun bu ödülün ilk meşru sahibi olduğunu söyledi. Aslına bakarsanız bu ödül daha önce 2002'de Woody Allen'a, 2009'da da Clint Eastwood'a verilmişti ama o zaman bu ödül biraz daha sıradışı ve düzensiz bir konumu vardı. Oysa bu yıldan itibaren artık düzenli olarak verilecek ve Cannes'ın geleneksel ödülleri arasına girecek. Ayrıca bu ödül daha önce Cannes'da hiç Altın Palmiye almamış yönetmenlere verilecek. Hatırlanacak olursa Bertolucci daha önce iki kez yarışmalı bölüme katılmış ( 1981'de Tragedy of a Ridiculous Man ve 1996'da Stealing Beauty ile ) ama Altın Palmiye'yi alamamıştı. Bertollucci'ye ödülü festivalin açılış gecesi olan 14 Mayıs'ta verilecek ve salonda da bu yılın jüri başkanı, Bertolucci'nin 1900 filminin yıldızı Robert De Niro hazır bulunacak.

11.04.2011

Karlovy Vary'de Jüri Başkanı Istvan Szabo


Avrupa'nın önemli sinema festivallerinden Karlovy Vary'de yarışma jürisinin başkanlığına bu yıl ünlü Macar sinemacı Istvan Szabo getirildi. Ülkemizde en çok 1980'li yıllarda çektiği Mephisto, Albay Redl ve Hanussen adlı filmleriyle tanına Szabo geçtiğimiz yıllarda İstanbul Film Festivali'nde de jüri başkanlığı yapmıştı yanlış hatırlamıyorsam. Yukarıda bahsettiğim ve üçünde de Klaus Maria Brandauer'in başrolü üstlendiği filmler arasında özellikle Mephisto ( ki Oscar alan tek Macar filmidir ) benim çok sevdiğim filmlerde biridir. Yakında da başrolünü Helen Mirren'in oynadığı Kapı adlı yeni filmi gösterime girecek. Bu arada, Karlovy Vary'nin 46.sı bu yıl 1 - 9 Temmuz tarihleri arasında yapılacak. Meraklısına duyrulur.

Günün Festival Filmi


Bugün size Festival programından Torino Atı adlı filmi seçtim.

Henüz izleyemediğim bu filmin festivalde izleyicileri ikiye böldüğünü ve kalabalık bir kısmın filmden nefret ederken küçük bir azınlığın hayran kaldığını biliyorum. Bela Tarr benim izlenimci olarak nitelemeyi tercih ettiğim tarzın en sadeci yönetmenlerinden biri. Macar sinemacı son filminde de Nietzsche'nin aklını yitirmesine neden olduğu iddia edilen ( söylence, hep söylence ) bir atın hikayesini anlatıyor.. dediğim anda pişman oldum çünkü film anladığım kadarıyla hiçbir şekilde hikaye falan anlatmıyor. Dramatik yapıyı tamamen reddediyor aslında ve Tarr'ın en büyük iddiası da bu sonuçta. Uzunca ama zihinlerde yeni kapılar açacak bir film.

Torino Atı - 11 Nisan Pazartesi - Rexx - 21.30

Meraklısına ikinci tavsiyem

Kanunsuzlar ( Hors La Loi ) - 11 Nisan Pazartesi - Fitaş 4 - 21.30

Günün Trailer'ı: Melancholia


Lars Von Trier'nin ünlü oyuncularla dolu filmi Melancholia nihayet gün ışığına çıktı. Merak etmekle beraber, hayal kırıklığı yaşayacağım hissinden de kurtulamıyorum bir türlü. Çok iyi bir sinemacı ama çok rahatsız bir kişilik Von Trier. Europa'yı hala tek geçerim, ayrı.

Günün Afişi


Günün afişinde elbette Sidney Lumet'den bir film var. Dog Day Afternoon'un üzerinde Al Pacino'nun devasa yüzünün olduğu afişi çok daha ünlüdür ama ben bu iki afişi daha çok beğendim açıkçası.


Sidney Lumet 1924 - 2011


Scorsese haberi aldığında "Bir dönemin sonu" demiş. Haklı. Amerikan sinemasının en önemli yönetmenlerinden Sidney Lumet 86 yaşında hayata veda etti. En son 2007 yılında film çeken ve böylece 50 yıllık kariyerinde 44 sinema filmine imza atan Lumet ilk filmini 1957 yılında çekmişti. 12 Angry Men'den söz ediyorum. Aslında yönetmenlik kariyeri daha uzun Lumet'nin, ama ilk işlerini hep televizyona çektiği için genellikle başlangıç noktası olarak 1957 ve 12 Angry Men gösterilir. En iyi filmlerini 70'li yıllarda çeken Lumet özellikle de oyuncuların çok sevip saydığı bir isimdi, zira onlarla çalışmayı çok önemser ve bir takım yönetmenlerin aksine onlarla çok iyi anlaşır, çok iyi yönlendirirdi. Lumet'nin hayat öyküsünü anlatacak değilim uzun uzun, onun yerine kariyerinde önemli olduğunu düşündüğüm 5 filmini seçtim. İzlemeyenler için de bir "izleme listesi" olur hem.

12 Angry Men ( 1957 )

Tipik bir mahkeme draması gibi dursa da 12 Angry Men sinema tarihinde özgün bir yere sahiptir zira izleyiciyi daha önce hiç girmediği bir yere, jüri odasına sokar. Bir cinayet davası görülmektedir ve filmin ilk dakikalarında jüri neredeyse kararını vermiş gibidir. 12 jüri üyesinin 11'i sanığı suçlu bulmuştur. Ama bu karar jürinin 12. üyesi olan Henry Fonda'yı ( 8 numaralı jüri üyesi olarak geçer ) tatmin etmemiştir. Tamamı tek bir odada geçen ( gerçi 96 dakikanın 3 dakikası oda dışında geçer ) film farklı düşünen o jüri üyesinin diğer üyeleri tek tek ikna etme çabasını anlatır. Lumet ilk filmiyle En İyi Yönetmen Oscar'ına aday olmuş ama toplam 4 kez aday gösterildiği ( 1982'deki En İyi Senaryo adaylığını da sayarsak 5 ) heykelciği hiç alamamıştır. Ona tek Oscar'ını 2005 yılında verdiler ve tahmin ettiğiniz gibi bu bir Yaşam Boyu Başarı ödülüydü.


Serpico ( 1973 )

New York polis teşkilatındaki yolsuzlukları ortaya çıkarmak üzere gizli bir göreve atanan Frank Serpico'nun öyküsü 70'li yılların en popüler filmlerinden birine dönüşür. Başrolünü Al Pacino'nun oynadığı Serpico 2 dalda Oscar'a aday gösterilir ama ikisini de alamaz. Öte yandan Pacino'nun En İyi Erkek Oyuncu dalında aday gösterildiği ilk filmdir Serpico ve ona ilk Altın Küre ödülünü kazandırır. Gerçekten de Frank Serpico rolünde çok etkileyici bir iş çıkarır Pacino. Amerikan Film Enstitüsü 100 Yılın 100 Kahramanı ve Kötü Adamı listesinde 40. sıraya yerleştirir Frank Serpico karakterini. Aslında John G. Avildsen'in çekmesi beklenen film son anda Sidney Lumet'ye kalır çünkü Avildsen ve yapımcı Bregman bir anlaşmazlık yazarlar. Çekimlerden bir hafta önce yönetmen koltuğuna oturup da böylesi unutulmaz bir filme imza atmak da olsa olsa Lumet gibi bir ustanın başarısıdır.

Dog Day Afternoon ( 1975 )

Sidney Lumet'nin ve Al Pacino'nun en iyi filmlerinden biri de Dog Day Afternoon'dur. İkisinin birlikte yaptığı en iyi filmdir. Bir banka soygununu anlatan film bir yanıyla da filmin başkişisi olan eşcinsel banka soyguncusunun psikolojik bir çözümlemesidir aynı zamanda. Tıpkı Serpico gibi gerçek bir olaydan hareketle çekilmiştir ve yine tıpkı Serpico'da olduğu gibi Pacino bir kez daha En İyi Erkek Oyuncu Oscar'ına aday gösterilir ( ve yine kazanamaz ). Pacino'nun "Attica! Attica!" çığlığından, erkek arkadaşı Leon ile buluşmalarına dek bir çok unutulmaz ana sahne olan film 70'li yılların ruhunu en iyi yansıtan ( 60'ların hunharca katledilen barışçıl atmosferin ardından çöken depresif ruh halinden söz ediyorum burada ) yapımlardan biridir.

Network ( 1976 )

Televizyon denen tuhaf aygıt ve medya denen vahşi mekanizma hakkında çekilmiş en iyi filmlerden biridir Network. Belki de en iyisi. Açıkçası Network'ten bu yana medya eleştirisi yaptığı iddia edilen hiçbir film bu kadar güçlü bir etki yaratamamıştır bana göre. Başroldeki oyuncuların çok etkileyici performanslar sergilediği film özellikle Faye Dunaway'in canlandırdığı Diana Christensen'in şahsında sinema tarihinin en rahatsız edici kötü karakterlerinden birini yaratmıştır. Yönetici konumuna getirildiği haber kanalında reyting uğruna gerçek bir canavar yaratan ve bişr süre sonra reytingler düştüğünde çareyi yarattığı canavarı canlı yayında öldürmekte bulan Christensen tam da günümüz medyasının alıp da baştacı edeceği bir tiptir aslında. Peter Finch ve Faye Dunaway'e Oscar akazandıran film toplam 4 dalda heykelciğe uzanacaktır.

Night Falls On Manhattan ( 1997 )

Doğrusunu isterseniz bu biraz benim kişisel tercihim. Tabii ki önceki filmler de kişisel tercihimdi ama Night Falls On Manhattan'ı Lumet'nin en iyi 5 filmi arasına koymayacak çok kişi vardır eminim. Belki The Verdict ya da Prince of the City daha bariz bir seçim olabilirdi ama ben noir çağrışımları olan Night Falls'u daha çok severim. Polis teşkilatı içindeki bir yolsuzluk hikayesidir yine ve Andy Garcia'dan Ian Holm'a tüm oyuncuların ( ki aralarında James Gandolfini, Richard Dreyfuss ve Lena Olin gibi isimler de var ) birinci sınıf performanslar sergilediği bir filmdir. Aynı yıl gösterime çıkan LA Confidential kadar başarılı bir film değildir belki ama yine de izlemesi çok keyiflidir.

8.04.2011

Günün Trailer'ı: Anonymous


Büyük bütçeli felaket ( her iki anlamda da ) filmleriyle ünlü Roland Emmerich'in farklı bir alana el atacağını bundan uzun süre önce duyurmuş ve ortaya çıkacak filmi merakla beklediğimi belirtmiştim. Emmerich'in Anonymous adlı filminin trailer'ı nihayet internete düştü. Film Shakespeare'e ait olduğu bilinen eserlerin aslında onun tarafından yazılmadığı tezini işliyor. Bu çok eski ve benim de itibar etmediğim bir tezdir ama film yine de ilginç olabilir. Göreceğiz.

Bong Joon-ho Altın Kamera Jürisi Başkanı


Cannes film festivali yaklaşıyor malum ve hemen her gün yeni bir haber geliyor Cannes'dan. Son haber Altın Kamera ( Camera d'Or ) jürisiyle ilgili. Güney Kore sinemasının en önemli isimlerinden ( ve benim de en sevdiğim Güney Koreli sinemacı kendisi ) Bong Joon-ho Altın Kamera jürisinin başkanı oldu. Bildiğiniz gibi Altın Kamera yarışma bölümlerinden herhangi birinde yer alan ve ilk film niteliği taşıyan yapımlardan birine veriliyor. Gwoemul, Mothers ve bu yıl İstanbul Film Festivali'nde de gösterilen Cinayet Günlüğü adlı filmleriyle tanıdığımız Bong Joon-ho önceki yıllarda Bruno Dumont, Abbas Kiarostami ve Gael Garcia Bernal gibi isimlerin üstlendiği görevi devralacak ve 22 Mayıs gecesi kapanış töreninde Altın Kamera ödülünü kazanan yönetmene takdim edecek.