13.04.2011
Gus Van Sant'in yeni filmi Cannes'da gösterilecek
12.04.2011
James Marsh'ın yeni filmi Shadow Dancer
"Saniyede 48 Kare, Plaktan CD'ye geçmek gibi"
"Saniyede 24 kare çekmek 1920'lerin sonunda, sesli sinemaya geçiş aşamasında başlamış bir uygulama. Sanırım sesin düzgün aktarılabildiği minimum hız olarak 24 kare saptanmış o zaman. Maliyet açısından minimumda karar kaıldıklarını düşünüyorum. Ne de olsa 35 mm film pahalı bir malzeme. Yaklaşık 90 yıldır 24 kare çekiliyor filmler. Bundan 30 yıl kadar önce Doug Trumbull saniyede 60 kare çekebilen bir sistem geliştirmişti ama bu sistem uzun ömürli olmadı. Hem filmin maliyeti hem de sinema salonlarındaki projeksiyon zorlukları yüzünden 60 kareden vazgeçildi. Ama artık dijital çağda 48 kare film çekmek eskisinden çok daha kolay ve hesaplı. Yeni dijital projektörlerin büyük bir kısmı da 48 kare göstermeye uygun. Yaptığımız testler 48 kareyle 60 kare arasında büyük bir fark olmadığını gösterdi ama 24 kareyle 48 kare arasındaki fark çok büyük gerçekten de. 24 kare kötü bir sistem değil belki ama dikkat ederseniz çoğu zaman flu bölümler olduğunu fark edersiniz. Kamera hızlı hareketler yaptığında da titremeler oluyor. Oysa 48 karede bunların hiçbiri yok ve gerçeğe çok yakın bir görüntü kalitesi var. Üstelik bu yeni görüntü kalitesine hemen alışıyorsunuz ve eskisi kötü görünüyor artık. Tıpkı plaktan CD'ye geçtiğimiz zaman olduğu gibi.
Warner Bros. bize bu konuda destek oldu ve The Hobbit'in çekimlerine 48 kare başlamamız konusunda onay verdi. Bu formatta bir film daha önce hiç gösterime çıkmadığı halde hem de. The Hobbit gösterime çıkana kadar yeterince 48 kare gösteren projeksiyon makinesi olacağını umuyoruz. Film 2012'nin Aralık ayında gösterime çıkacak ve tahminen o zamana kadar 10.000'den fazla 48 kare gösteren projeksiyon makinesi olacak. Ama yine de bilemiyoruz tabii."
Günün Festival Filmi
Bugün festivalden size bir klasiği seçtim: 8 1/2
Kimse kusura bakmasın ama Fellini'nin başyapıtını sinema salonunda izleme fırsatı varken başka bir filme gidilmez, gidilemez bence. Yine de tercih sizin elbette. Ben yıllar önce Emek Sineması'nda izleme şansı bulmuştum neyse ki. 81/''u anlatmanın pek manası da yok aslında, o denli büyük bir film ki. Sinema, yaratıcılık, hayat, kadınlar, ölüm korkusu... Fellini o sıralar kafasını meşgul eden ne varsa dökmüş bu filme ve başrole de sıklıkla olduğu gibi, kendi personasını canlandıran Marcello Mastroianni'yi koymuş. Sürreel dokunuşlarla bezeli bu muhteşem film defalarca izlenmeyi hak eden ve inanın her seferinde sizi farklı bir şekilde büyüleyen bir yapım.
8 1/2 - 12 Nisan Salı - Beyoğlu - 21.30
Meraklısına ikinci tavsiyem
Serseriler ( Neds ) - 12 Nisan Salı - Fitaş 4 - 19.00
Cannes'da Bertolucci'ye Onur Ödülü
11.04.2011
Karlovy Vary'de Jüri Başkanı Istvan Szabo
Günün Festival Filmi
Bugün size Festival programından Torino Atı adlı filmi seçtim.
Henüz izleyemediğim bu filmin festivalde izleyicileri ikiye böldüğünü ve kalabalık bir kısmın filmden nefret ederken küçük bir azınlığın hayran kaldığını biliyorum. Bela Tarr benim izlenimci olarak nitelemeyi tercih ettiğim tarzın en sadeci yönetmenlerinden biri. Macar sinemacı son filminde de Nietzsche'nin aklını yitirmesine neden olduğu iddia edilen ( söylence, hep söylence ) bir atın hikayesini anlatıyor.. dediğim anda pişman oldum çünkü film anladığım kadarıyla hiçbir şekilde hikaye falan anlatmıyor. Dramatik yapıyı tamamen reddediyor aslında ve Tarr'ın en büyük iddiası da bu sonuçta. Uzunca ama zihinlerde yeni kapılar açacak bir film.
Torino Atı - 11 Nisan Pazartesi - Rexx - 21.30
Meraklısına ikinci tavsiyem
Kanunsuzlar ( Hors La Loi ) - 11 Nisan Pazartesi - Fitaş 4 - 21.30
Günün Trailer'ı: Melancholia
Lars Von Trier'nin ünlü oyuncularla dolu filmi Melancholia nihayet gün ışığına çıktı. Merak etmekle beraber, hayal kırıklığı yaşayacağım hissinden de kurtulamıyorum bir türlü. Çok iyi bir sinemacı ama çok rahatsız bir kişilik Von Trier. Europa'yı hala tek geçerim, ayrı.
Günün Afişi
Sidney Lumet 1924 - 2011
12 Angry Men ( 1957 )
Tipik bir mahkeme draması gibi dursa da 12 Angry Men sinema tarihinde özgün bir yere sahiptir zira izleyiciyi daha önce hiç girmediği bir yere, jüri odasına sokar. Bir cinayet davası görülmektedir ve filmin ilk dakikalarında jüri neredeyse kararını vermiş gibidir. 12 jüri üyesinin 11'i sanığı suçlu bulmuştur. Ama bu karar jürinin 12. üyesi olan Henry Fonda'yı ( 8 numaralı jüri üyesi olarak geçer ) tatmin etmemiştir. Tamamı tek bir odada geçen ( gerçi 96 dakikanın 3 dakikası oda dışında geçer ) film farklı düşünen o jüri üyesinin diğer üyeleri tek tek ikna etme çabasını anlatır. Lumet ilk filmiyle En İyi Yönetmen Oscar'ına aday olmuş ama toplam 4 kez aday gösterildiği ( 1982'deki En İyi Senaryo adaylığını da sayarsak 5 ) heykelciği hiç alamamıştır. Ona tek Oscar'ını 2005 yılında verdiler ve tahmin ettiğiniz gibi bu bir Yaşam Boyu Başarı ödülüydü.
Serpico ( 1973 )
New York polis teşkilatındaki yolsuzlukları ortaya çıkarmak üzere gizli bir göreve atanan Frank Serpico'nun öyküsü 70'li yılların en popüler filmlerinden birine dönüşür. Başrolünü Al Pacino'nun oynadığı Serpico 2 dalda Oscar'a aday gösterilir ama ikisini de alamaz. Öte yandan Pacino'nun En İyi Erkek Oyuncu dalında aday gösterildiği ilk filmdir Serpico ve ona ilk Altın Küre ödülünü kazandırır. Gerçekten de Frank Serpico rolünde çok etkileyici bir iş çıkarır Pacino. Amerikan Film Enstitüsü 100 Yılın 100 Kahramanı ve Kötü Adamı listesinde 40. sıraya yerleştirir Frank Serpico karakterini. Aslında John G. Avildsen'in çekmesi beklenen film son anda Sidney Lumet'ye kalır çünkü Avildsen ve yapımcı Bregman bir anlaşmazlık yazarlar. Çekimlerden bir hafta önce yönetmen koltuğuna oturup da böylesi unutulmaz bir filme imza atmak da olsa olsa Lumet gibi bir ustanın başarısıdır.
Dog Day Afternoon ( 1975 )
Sidney Lumet'nin ve Al Pacino'nun en iyi filmlerinden biri de Dog Day Afternoon'dur. İkisinin birlikte yaptığı en iyi filmdir. Bir banka soygununu anlatan film bir yanıyla da filmin başkişisi olan eşcinsel banka soyguncusunun psikolojik bir çözümlemesidir aynı zamanda. Tıpkı Serpico gibi gerçek bir olaydan hareketle çekilmiştir ve yine tıpkı Serpico'da olduğu gibi Pacino bir kez daha En İyi Erkek Oyuncu Oscar'ına aday gösterilir ( ve yine kazanamaz ). Pacino'nun "Attica! Attica!" çığlığından, erkek arkadaşı Leon ile buluşmalarına dek bir çok unutulmaz ana sahne olan film 70'li yılların ruhunu en iyi yansıtan ( 60'ların hunharca katledilen barışçıl atmosferin ardından çöken depresif ruh halinden söz ediyorum burada ) yapımlardan biridir.
Network ( 1976 )
Televizyon denen tuhaf aygıt ve medya denen vahşi mekanizma hakkında çekilmiş en iyi filmlerden biridir Network. Belki de en iyisi. Açıkçası Network'ten bu yana medya eleştirisi yaptığı iddia edilen hiçbir film bu kadar güçlü bir etki yaratamamıştır bana göre. Başroldeki oyuncuların çok etkileyici performanslar sergilediği film özellikle Faye Dunaway'in canlandırdığı Diana Christensen'in şahsında sinema tarihinin en rahatsız edici kötü karakterlerinden birini yaratmıştır. Yönetici konumuna getirildiği haber kanalında reyting uğruna gerçek bir canavar yaratan ve bişr süre sonra reytingler düştüğünde çareyi yarattığı canavarı canlı yayında öldürmekte bulan Christensen tam da günümüz medyasının alıp da baştacı edeceği bir tiptir aslında. Peter Finch ve Faye Dunaway'e Oscar akazandıran film toplam 4 dalda heykelciğe uzanacaktır.
Night Falls On Manhattan ( 1997 )
Doğrusunu isterseniz bu biraz benim kişisel tercihim. Tabii ki önceki filmler de kişisel tercihimdi ama Night Falls On Manhattan'ı Lumet'nin en iyi 5 filmi arasına koymayacak çok kişi vardır eminim. Belki The Verdict ya da Prince of the City daha bariz bir seçim olabilirdi ama ben noir çağrışımları olan Night Falls'u daha çok severim. Polis teşkilatı içindeki bir yolsuzluk hikayesidir yine ve Andy Garcia'dan Ian Holm'a tüm oyuncuların ( ki aralarında James Gandolfini, Richard Dreyfuss ve Lena Olin gibi isimler de var ) birinci sınıf performanslar sergilediği bir filmdir. Aynı yıl gösterime çıkan LA Confidential kadar başarılı bir film değildir belki ama yine de izlemesi çok keyiflidir.
8.04.2011
Günün Trailer'ı: Anonymous
Büyük bütçeli felaket ( her iki anlamda da ) filmleriyle ünlü Roland Emmerich'in farklı bir alana el atacağını bundan uzun süre önce duyurmuş ve ortaya çıkacak filmi merakla beklediğimi belirtmiştim. Emmerich'in Anonymous adlı filminin trailer'ı nihayet internete düştü. Film Shakespeare'e ait olduğu bilinen eserlerin aslında onun tarafından yazılmadığı tezini işliyor. Bu çok eski ve benim de itibar etmediğim bir tezdir ama film yine de ilginç olabilir. Göreceğiz.
Bong Joon-ho Altın Kamera Jürisi Başkanı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













