8.04.2013

Emek bizim de, İstanbul kimin?


Sahi kimin gerçekten? Bir şehri şehir yapan şey içinde yaşayanlar ve şehrin mimarisiyse eğer, tam da bu mimarinin en önemli parçalarından birinin yıkılmaya çalışıldığı şu günlerde İstanbul kimin diye sormak çok mu abes, yanlış, manasız? Belki. Kimilerinin öyle bulduğu açık, köşelerinden duyuruyor ve buyuruyorlar. Ama biz yine de sormalıyız, yaşadığımız şehir kimin, biz bu şehirde nasıl yaşıyoruz ve yaşadığımız şehre sahip çıkıyor, çıkabiliyor muyuz?

Emek Sineması'nın şu andaki hali
Dün, yani 7 Nisan 2013'te gördük ki, Emek Sineması topu topu bir avuç sinema tutkununun umurunda ve onları da ancak döverek, biber gazı sıkarak, sürükleyerek, hapse atarak durduruyor devletimiz, polisimiz. Birilieri tarihi yokedip yerine para basacağı düşünülen bir ticarethane yapacaklar diye, ve bir başkaları da bundan nemalanacaklar diye devletimiz basıyor sopayı, sıkıyor gazı, boğazlıyor sinema yazarını, sinemacıyı, sinemaseveri. Oysa bu insanlar hepsinden önce İstanbullu, İstanbul aşığı, İstanbul çocuğu ( nerede doğmuş olurlarsa olsunlar). Emek kadar Taksim'e de üzülüyorlar, Sulukule'ye de, 3. Boğaz Köprüsü adına yok edilecek ormanlara da. Ama mesele şu ki, İstanbul bizim falan değil artık; AVM sahiplerinin, inşaat baronlarının, paraya tapanların, tarihi ve insanı umursamayanların kenti maalesef. Emek kelimesinden her anlamda korkanların kenti İstanbul. Çıksın haydi kimse o "yeni" Emek Sineması'nı işletecek babayiğit de bir ses versin bakalım, yüzü kızarmadan, utanmadan. Ama yok, olsa da o denli yüzsüz oluyor ki insanoğlu kimi zaman, gözünüzün içine baka baka "N'olmuş, o da sinema, bu da, hem bizim koltuklarımız daha konforlu" diyebilir. Diyeceklerdir de. İstanbul onların kenti ne de olsa. Muktedirler onlardan yana, onların arkasında, sıvazlıyorlar sırtlarını. Biz Emek'çilere ise gaz yemek, istifa etmek ama direnmekten vazgeçmemek, susmamak, mücadeleyi sürdürmek kalıyor. Diğer yanağımızı çevirmeyeceğiz artık, kalmadı zira.

5.04.2013

Roger Ebert 1942 - 2013


Kimilerine göre insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelilk başparmağıdır. Başka hiç bir canlının anatomisinde bizdeki gibi değildir başparmak ve bu başparmak sayesinde alet kullanabilir, alet yapabiliriz. Roger Ebert'i diğer film eleştirmenlerinden ayıran en önemli değil se de en belirgin özellik de yine onun başparmağı olmuştur demek çok da yanlış bir saptama olmaz herhalde. Onun deyimiyle "thumb up" alan film sınıfı geçer ve "thumb down" dediği film de yerin dibine geçer. Hele ortağı Gene Siskel ile birlikte aynı görüşte oldukları zaman durum iyice netleşir, zira o zaman "two thumbs up" ya da "two thumbs down" verirler ki, rezil ya da vezir olmanın ecnebicesidir tam manasıyla. Uzatmayayım, Pulitzer ödülü alan ilk film eleştirmeni Roger Ebert 70 yaşında hayata veda etti ve dünyanın dört bir yanındaki eleştirmenleri bir anlamda öksüz bıraktı. gelmiş geçmiş en iyi film eleştirmeniydi diyemeceğim ( David Thompson, Pauline Kael gibi isimler var ondan daha önce saymamız gereken ) ama şüphesiz en popüleriydi. Bizde nasıl film eleştirmenliği Atilla Dorsay adıyla özdeşleşmişse, ABD'de de Rogert Ebert adıyla özdeşleşmiştir. Ne diyelim, yolu açık olsun.

2.04.2013

Festival Notları - 1


Bir festival koşturmacası daha başladı işte. Benim için fiilen Cuma akşamüstü yaptığımız Gece Gündüz yayınıyla başladı diyebilirim. Yukarıdaki fotoğraftan da anlayacağınız gibi canlı yayın konuğumuz festivalin gözde konuklarından Patricia Arquette idi ve kendisiyle hem yayında hem de yayın sonrasında keyifli bir sohbet yaptık. Yayın sırasında Yekta'nın sorduğu Tony Scott'ı nasıl hatırlıyorsunuz sorusu Arquette'i bir hayli sarstı ve hatta güzel oyuncu gözyaşlarına hakim olmakta zorlandı. İzlememiş olanlar buradan göz atabilir ve hatta atmalıdır bence. Onun dışında son derece pozitif, hoş sohbet ve komplekssiz bir kadın Patricia Arquette. Tanıştığıma çok sevindiğim insanlardan biri oldu diyebilirim.


Açılış töreni yine Emek protestolarıyla başladı. salonun arka taraflarına konuşlanmış SİYAD üyeleri törenin sunucusu Memet Ali Alabora "Emek" der demez ellerindeki pankartı açıp gürültü çıkartmaya başladılar ve tüm salonun iştirakiyle alkışlar uzun süre dinmedi. Yine de maalesef bu protestolara kulak asan birileri yok ve Emek'imiz gidiyor elden. Acı.


Törende Lale Belkıs, Aytekin Çakmakçı, Ayşe Şasa ve Ahmet Mekin'e festivalin Onur Ödülleri verildi. Her biri de güzel anlar yaşadı sahnede bu saydığım isimlerin ( Şasa hariç, çünkü kendisi gelemediği için ödülünü semih kaplanoğlu adlı ). Lale Belkıs "Bana kötü kadın diyorlar, ama değilim, ben güçlü, kendi ayakları üzerinde duran kadınları oynadım hep" dediğinde müthiş bir alkış aldı haklı olarak. Aytekin çakmakçı son derece heyecanlıydı ve "Bizim işin düzensiz saatleri yüzünden, çocuklarımı bensiz büyüten eşime adıyorum bu ödülü" derken hem kendisi ağladı, hem de tüm salonun içini şöyle bir titretip geçti. Ahmet Mekin'in ödülünü ise Türkan Şoray verdi ve ikilinin sahnedeki elele, gözgöze hali görülmeye değerdi doğrusu. "O gözlerinizle bana bakınca bir fena oluyorum" dediğinde Türkan Sultan herkes anladı, hatırladı, hayale daldı sanki. O kadar güzeldi.



Açılış filmi Pedro Almodovar'ın Aklımı Kaçıracağım adlı komedisiydi. Aslında tam bir seks komedisi çekmiş Almodovar ve yer yer bir hayli de komikti. Ama bir süredir Almodovar'dan uzaklaştığımı hissediyorum ve eski filmlerini özlüyorum sanki. Yine de fena değildi ve keyifle izlendi bence ama İstanbul Film Festivali yöneticilerinin artık bir Türk filmiyle açmak gibi bir alışkanlık edinmeleri gerektiği kanısındayım ben. Bence dünya ya da Türkiye prömiyerini yapan bir yerli filmle açmak gerek bu köklü ve güzel etkinliği. Bu yıl için örneğin Uğur Yücel'in ya da Aslı Özge'nin filmi gayet güzel bir açılış olurdu. Umarım bu önerim ciddiye alınır.


Festivaldeki ilk röportajım yukarıda fotoğrafını gördüğünüz Danimarkalı sinemacı Bille August ile oldu. Son filmi Lizbon'a Gece Treni'nin gösterimi sırasında fuayede söyleştiğimiz August son derece sıcak, sakin ve gerginlikten uzak biri. Dünyanın farklı coğrafyalarında, değişik oyuncularla çalışmış birinden daha farklı bir ruh hali bekliyor insan ama ne de olsa kuzeyli; soğukkanlı bir adam.



İlk izlediğim filmse ( Almodovar'ı saymazsak ) Peter Greenaway'in Goltzius and the Pelican Company adlı filmi oldu. Tam da beklediğim gibi birinci sınıf bir iş çıkarmış Greenaway. Rembrandt'ın Nightwatch tablosu üzerinden kurguladığı bir komplo teorisiyle başladığı "Hollandalı Ustalar" serisine bu kezHendrik Goıltzius'un hayatını anlattığı ve bol bol seksten bahsettiği bir filmle devam etmiş. Devamı da Hieronymus Bosch ile gelecek bildiğim kadarıyla.



Bugün Barbara Sukowa ile kaldığı Martı otelde buluştuk ve yine keyifli bir sohbet yaptık Alman oyuncuyla. Ortayaşın eşiğinde olmasına rağmen hala etkileyici bir güzelliği var Sukowa'nın. Sözlerini kendinden emin ama tartarak sarfeden güçlü bir karakter var karşımda. Hannah Arendt rolünün hakkını verebilmek için bir felsefe öğrencisinden yardım aldığını söylediğinde işini ne kadar ciddiye aldığını da anlamış oluyorum. Bir çok oyuncu bir iki makalesini okuyup geçerdi oysa. "Benim yaşımdaki kadınlar için böyle güzel roller pek çıkmıyor sinemada. Aşk ya da dram genelde gençlerin yaşayacağı şeyler olarak görülüyor" diyor laf arasında ve gülüyor. İlk kez geldiği İstanbul'da biraz turistlik ettiğini ama tam da Paskalya zamanı olduğu için kalabalıktan Aya Sofya'ya bile giremediğini söylüyor. Olsun Barbara, vakit geç değil, gezmek için de, aşık olmak için de.


27.03.2013

Sessiz sedasız bir yaşam, ölüm

David Dewaele 1976 - 2013
O kadar ki benim bile gözümden kaçmış işte. Dün tuhaf bir şekilde haberdar oldum. Anlatayım. İstanbul Film Festivali'nin konuk listesini incelerken bu yılın yarışma filmlerinden Camille Claudel 1915'in yönetmeni Bruno Dumont'un listede olmadığını fark ettim. Tuhafıma gitti, zira Dumont gibi iddialı bir ismin davet edilmemiş olmasına imkan yoktu. yarışmada filmi olan yönetmenlerin en azından son bir iki gün festivale katılması adettendir. Üstelik Dumont bu yılın en heyecan verici isimlerinden biri olacaktı muhtemelen, Reygadas ve Weir gibi sinemacılarla birlikte. Üşenmedim festivalden Kerem Ayan'ı aradım. Bana, "Aslında gelecekti ama oyuncusu ölmüş ve depresyona girmiş, gelemiyor" deyince içime bir kurt düştü. Daha üç gün önce, biraz da ön hazırlık olsun diye, çokça da merak ettiğimden, evde oturup Hors Satan'ı izlemiştim. Ağır temposuna rağmen beni ele geçirmişti film ve özellikle de başrolündeki iki oyuncu. Biri genç bir kadın, içine kapanuk ama duyguları yoğun ve bulaşıcı; diğeri 30'lu yaşlarında bir adam, kendini hiç ele vermeyen, biraz gizemli, biraz ürpertici bir tip. Aklıma hemen bu ikincisi, adını bile henüz bilmediğim adam geldi. Hemen imdb üzerinden bir araştırma yaptım ve sezilerimin maalesef doğru olduğunu teyit ettim: david Dewaele, 37, geçtiğimiz Şubat ayında ölmüştü. Başka da bir bilgi yoktu imdb'de.

David Dewaele, Bruno Dumont ve Alexandra Lematre, Cannes'da

Bugün araştırmamı biraz derinleştirdim. Öğrendim ki Dewaele 3 hafta kayıpmış ve bulunduğunda bir kalp krizine kurban gittiği anlaşılmış. Ona iki filminde ( Flanders, Hadjewich ) küçük roller veren Bruno Dumont ile konuşmuşlar onunla ilgili olarak. Dewaele aslında oyuncu falan değilmiş, sadece Dumont'un filmlerinde rol almış. Dumont'un alter egosu. Akla Nuri Bilge Ceylan ile Mehmet Emin Toprak'ın hikayesi geliyor. Asıl işi neymiş bilmiyorum ( o kadar da araştırmadım ) ama Dumont'un filmlerinde bira ve sigara parasını çıkarmak için oynadığını biliyorum. Hatta son filmi Hors Satan'da Dumont ona başrol oynaması için teklif götürdüğünde yan çizmiş ve "Sen delirdin herhalde" demiş. Ama sonra kabul etmiş ve oynadığı karakter cinayet işlerken büyükannesinin ölümünü düşünmek gibi bir metot bile geliştirmiş kendine. Dumont'a kulak verelim en iyisi: "Bir proloter çocuğu, küçüklüğünde ezilmiş, sevgili büyükannesi tarafından yetiştirilmiş, haytaya dönüşmüş, biraz hırsız, çoğu zaman teklifsiz, ezelden beri SSK'lı, bistro ve İslam'a geçiş hikayeleri arasında büyümüş,uyuşturucu ve alkol sıkıntılarıyla. Hugo'nun kastettiği anlamda bir "sefil". Aynı yolun yan yana giden kulvarlarında eşuzaklıklı ve tamamlayıcı şekilde yürürdük."


25.03.2013

Günün trailer'ı: Trance



Trainspotting'in devamını bekleyeduralım, Danny Boyle'un yeni filmi Trance birçok ülkede vizyona girdi bile. yakında bizde de izleriz herhalde.

22.03.2013

Cannes'ın afişi gelmiştir


Cannes Film Festivali'nin bu yılki afişinde öpüşen bir çift var. Bu çift bir yandan da Hollywood'un en ünlü çiftlerinden biri. Paul Newman - Joanne Woodward ikilisi Hollywood'un en uzun süren evliliklerinden birine imza atmış olup, aşk denince akla gelen ilk ve en ünlü çiftlerdendir. Şu kadarını söyleyeyim Brad Pitt - Angelina Jolie çiftinin daha çok fırın ekmek yemesi lazım. 1953'te aşk yaşamaya başlayan ve 1958'de evlenen çift Paul Newman 2008'de öldüğünde tam 50 yıldır evliydi. Bu yılın afişindeki fotoğraf 1963 yılında, A New Kind Of Love filminin setinde çekilmiş. Muhteşem bir afiş olmamış mı?

21.03.2013

HBO sırası Ben Wheatley'de


Malum, televizyonun zirvesi kabul edilen HBO önemli yönetmenleri çeken bir kanal. Gerçi son yıllarda sadece HBO değil bir çok farklı kanal sinemanın önemli isimlerini çekti ama aralarında HBO'nun yeri bir başka hala. En son Michael Mann örneğin sonu kötü biten bir Luck macerasına girişmişti. Scorsese'nin Boardwalk Empire'ı akla hemen gelen bir başka örnek. Şimdi sırada Ben Wheatley var. Diyeceksiniz ki, haklı olarak, Ben Wheatley'i Scorsese ve Mann ile aynı kefeye mi koyuyorsun? Koymasam da genç sinemacının şu sıralar hetyecan verici isimlerden biri olduğuna inanıyorum ve takip edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Son filmi Sightseers'ı bu yıl İstanbul Film Festivali'nde izleyebilirsiniz bu arada. Uzatmayayım, Wheatley şimdi HBO için çekeceği Silk Road adlı bir gerilim dizisi üzerinde çalışıyor. Dizinin adı yasadışı malların kaçırıldığı yola gönderme yapıyor, ama bunun dışında da fazla bir bilgi yok açıkçası. Geldikçe paylaşacağım.

24. Bond 3 yıl sonra


Yeniden bir şekilde sıcak bölgeye girdi James Bond, değil mi? Yani bir dönem, özellikle de Jason Bourne'un çokça popüler olduğu sıralarda kimse Bond'un ne yaptığını, yapacağını merak etmezdi, ama artık işler değişti. Sağolsun Sam Mendes yeniden Bond zirveye çıktı. Gerçi bir sonraki filmi çekmeyeceğini açıkladı Mendes ve bu da akıllarda şüphe uyandırıyor ama Skyfall'un senaristi John Logan'ın şu sıralar senaryo üzerinde çalıştığı haberi biraz olsun rahatlatıcı herhalde. takvim meselesine gelince; henüz kesin bir bilgi olmamakla birlikte Eon Productions 24. Bond filminin üç yıl içinde vizyona çıkacağını açıkladı. Yani en geç 2016'da Daniel Craig bir kez daha smokinini giyecek demektir. Tabii arada bir gala falan için giymezse.

20.03.2013

Natalie Portman yönetmensiz kaldı


Natalie Portman şu sıralar Jane Got A Gun adlı filmin setinde. Çekimler yeni başladı ve başlar başlamaz da durdu. Neden derseniz filmin yönetmeni Lynne Ramsay seti terk etti. En son We Need To Talk About Kevin ile övgüler toplayan Ramsay başrollerini Natalie Portman, Jude Law ve Jole Edgerton'ın paylaştığı western türündeki filmin ilk gününde, hem de herhangi bir sebep göstermeksizin seti terk edince ortalık karıştı. Filmin yapımcısı Scott Steindorrf "150 kişinin çalıştığı bir sete yönetmenin gelmemeis beni fena halde şoka uğrattı" sözleriyle tepkisini dile getirdi. İşin ilginç yanı Ramsay'in menajerliğini Steindorrf'un kızı Jessica Steindorrf yapıyor. Konuyla ilgili bir açıklama yapan Jessica "Kimse kusura bakmasın ama bu kasabada ( bkz. Hollywood ) önce aile gelir" diyerek babasını desteklediğini gösterdi ve işinden de istifa etmiş oldu. Şimdi herkes iki şeyi merak ediyor. 1. Ramsay neden filmi terk etti? Ve 2. Filmi kim yönetecek?

15.03.2013

Film Festivali için öznel bir seçki


Öznel, yani tamamen bana ait kimi kıstaslar ( ki bunlar da herkesin kıstaslarına benzer ) uyarınca hazırlanmış bir seçki. Tabii ki bu seçki bir nevi tavsiye listesi aynı zamanda. Ama sayıyı çok abartmadan, insani ölçülerde tutmaya çalışacağım ( ne de olsa belli bir sayının üzerinde film izlemenin, hem de bu kısa sürede, çok manası yok ) bir liste olacak. Başlayalım.



Goltzius ve Pelikan Kumpanyası - Peter Greenaway

Greenaway'in listenin tepesinde olması hiç de şaşırtıcı değil herhalde ( beni tanıyanlar için hele ). Kendisi yaklaşık 25 yıldır yakından takip ettiğim, tüm filmlerini izlediğim ve her anlamda benzersiz olduğunu düşündüğüm bir sinemacı. Filmografisinde özellikle ilk dönem işleri benim için daha ön plandadır. The Cook, The Thief, His Wife and Her Lover ( Aşçı, Hırsız, Karısı ve Aşığı ), Drowning By Numbers ( Sayılarda Boğulmak ), A Zed and Two Noughts - ZOO gibi filmlerini çok önemli bulurum ve sık sık yeniden izlerim. Son yıllarda biraz ilgimi kaybettiğimi itiraf ederim ( Tulsa Luper serisi hayal ettiğim gibi değildi örneğin ) ama The Nightwatching ve onunla beraber çektiği belgesel J'Accuse ile yeniden toparladı kesinlikle. Goltzius için kimi yabancı eleştirmenler "Greenaway'in dönüşü" gibi yorumlar yapıyor ki bence dikkate değer. yani bu yıl izlenmesi gerekenler listesi bu filmle başlamalı bence.



Sapığın İdeoloji Rehberi - Sophie Fiennes

Zizek! Filozofu az çok tanıyanlar için sadece adını zikretmek bile filmin izlenmesi için yeterli oluyor genellikle. NTV Belgesel Kuşağı'nda yayınlanacak filmin sinemasal kalitelerini çok tartışmadan ( daha izlemediğimi de hesaba katınız ) doğrudan doğruya Zizek'in zihin alıştırmalarını sevdiğim için gidip izleyeceğim bir film olacak Sapığın İdeoloji rehberi. Bundan bir kaç yıl önce çekilen Sapığın Sinema Rehberi'ni izleyenler nasıl bir manzarayla karşılacaklarını zaten tahmin ediyordur ama dikkat, o filmin başrolünde sinema vardı ve haliyle ortaya çıkan iş çok daha bütünlüklüydü ( hem fikren, hem de şeklen ). Bu sefer ben o bütünlük hissini beklemiyorum ama çok daha girift ve ucunu bucağını kaçırmazsanız ( düşünsel anlamda ) çok daha keyif alacağınız bir film çıkabilir ortaya, orasını bilemem.



Gizli Kimya - Shane Carruth

2004 tarihli Primer'ine bayılmıştım Shane Carruth'un. hemen her şeyi kendisi yapan gerçek bir bağımsız sinemacı Carruth ve üstelik çok da yetenekli. Orijinal adı Upstream Color olan Gizli Kimya'da da yine her aşamada Shane Carruth'un imzası var. Yazmış, yönetmiş, oynamış, kurgulamış, bestelemiş... kamerayı bile kullanmış, artık siz hesap edin. Primer kadar etkileyici bir film çıkar mı bilemem, ama son derece umutluyum ve size de tavsiye ederim doğrusu, Amerikan sinemasında bu denli özgün yönetmenler kolay kolay çıkmıyor zira.



Garip Turistler - Ben Wheatley

Ben Wheatley'nin bir önceki filmi The Kill List son zamanlarda izlediğim en rahatsız edici filmlerden biriydi. Akla The Wicker Man ve Don't Look Now gibi filmleri getiren The Kill List'i çok sevmiş, hatta bu yüzden ciddi bir aile kavgasının içinde bulmuştum kendimi. Şimdi yeni filmi Garip Turistler ( Sightseers ) festivalin Antidepresan bölümünde gösteriliyor. Bölümün adını özellikle zikrettim zira The Kill List insanı ağır bir depresyona sokacak denli karanlık bir filmdi. Demek ki Garip Turistler Britanyalı yönetmenin farklı bir yönüyle tanıştıracak bizi. izlemek lazım.



Karanlıktan Aydınlığa - Carlos Reygadas

Şunu hemen belirteyim Carlos Reygadas'ın tüm filmlerini izlemek lazım. Meksikalı sinemacı günümüz sinemasının en önemli yaratıcılarından biri olarak kabul ediliyor. Adını Nuri Bilge Ceylan, Dardenne Biradeler gibi özel sinemacılarla birlikte anıyorlar dünyada. Bu yıl kendisi festivale konuk olarak katılacak, bir ders verecek ve izleyicilerle buluşacak. yani tam bir Reygadas şöleni bekliyor bizi. Ben sadece bir filmini ( son filmi Karanlıktan Aydınlığa - Post Tenebras Lux ) aldım listeye ama tüm filmlerini izleyin derim, zira hepsini bir arada bulmanız ve salonda izlemeniz bir daha kolay olmayacaktır.


Vesikalı Yarim - Ömer Lütfi Akad

Lütfi Akad'ın unutulmaz filmi Vesikalı yarim'i nerede bulursanız izleyin bence. hele böyle festivalde, dev perdede, özel bir gösterimle bulursanız hiç kaçırmayın. Üzerine makaleler, araştırmalar yazılmış ama bir o kadar da izleyicinin, toplumun hafızasında yer etmiş bir film Vesikalı Yarim. İçinde yer alan herkesin filmografisinde en üst sıraya koyacağı kadar önemli bence. Çok da konuşmaya gerek yok.



45 Ruhu - Ken Loach

Ken Loach her daim Ken Loach'dur ve her daim izlenmesi gerekir. Üstelik üstadın fazlaca ilgi göstermediği bir tür olan belgesel türünde bir filmi var bu kez karşımızda. İzlemesek olmaz, hatta ayıp olur.



Yok Edici Melek - Luis Bunuel

Luis Bunuel'in filmini izleyeli belki 25 yıl olmuştur ama etkisini hala üzerimden atabildiğimi sanmam. Konusunu anlatıp keyfinizi kaçırmayacağım ama sinema tarihinin en önemli başyapıtlarından biri olan bu filmi izlemeniz sizin için çok önemli bence, o kadarını söyleyeyim.



Kurt Çocuk - Jo Sung-hee

Güney Kore sinemasına olan ilgimden olsa gerek, Kurt Çocuk bu seneki programda özellikle radarıma takılan filmlerden biri oldu. Jo Sung-hee'nin bir önceki uzun metrajlı filmi End of Animal'i izlemedim doğrusu ama "Güney Kore'de tüm zamanların en çok gişe yapan 3. filmi" cümlesiyle tanıtılan Kurt Çocuk'u mutlaka izleyeceklerim arasına koyuyorum. Şunu belirteyim hemen, gişe başarısı denen şeyi hiç önemsemem elbette, ama G. Kore seyircisinin beğenilerine güveniyorum doğrusu. Aklıma ilk gelen örnek elbette Gwoemul ( Host ). G. Kore'de tüm zamanların en çok izlenen filmlerinden biri olan Gwoemul bence gerçek bir başyapıt. İzlemeyenlerin acilen izlemelerini tavsiye ederim. Yeri gelmişken söyleyeyim Park Chan-wook filmi Stoker da yine göreceklerim arasında ama işin içine Nicole Kidman'ın karışmış olması beni  biraz işkillendirmiyor değil doğrusu.



İp - Simon Brook

Peter Brook çağdaş tiyatronun en etkili yaratıcılarından biri. Sinemada da çarpıcı filmlere imza atmış ve Brecht, Grotowski gibi teorik anlamda da önemli katkıları olmuş bir tiyatro adamı ve hala çalışmaya, üretmeye devam ediyor. İp ( The Tightrope ) onun oğlu Simon Brook tarafından çekilmiş ve usta tiyatrocunun yaratım sürecine dair ipuçları sunan, felsefesine ve hayatına dair izleri barındıran ilginç bir belgesel. Sadece tiyatro meraklılarının değil, herkesin izlemesinde fayda olacak bir film gibi duruyor.



Oyuncu Seçimi - Tom Donahue

Bunun da fazlasıyla öznel bir seçim olduğunu kabul ediyorum ama zaten en başta uyarmıştım bu konuda sizi. Tom Donahue'nün belgeseli oyuncular, oyuncu seçimleri ve ünlü bir casting ajanı üzerinden Hollywood'un tarihsel bir analizine girişiyor. Birçok oyuncuyu keşfetmiş Marion Dougherty'nin hayatına da odaklanan film sinemanın en unsurlarından biri olan "oyuncu" olgusunu farklı bir açıdan masaya yatırıyor. Hemen belirteyim, festivalin en zengin kadrolu filmi bu olsa gerek.



Vecide - Haifaa Al Mansour

Vecide'yi biraz da zorlu çekim süreci yüzünden seçtim. Tamamı Suudi Arabistan'da bir kadın tarafından, gizlice çekilen Vecide bisiklet almak için Kuran okuma yarışmasına giren küçük bir kızın hikayesini anlatıyor.BBC'de bir söyleşisini izlediğim Haifaa Al Mansour ülkesinde birçok değiştiğini ama hala bir kadın olarak yaşamanın zor olduğunu anlatıyor ve filmi bir minibüsün içinden gizlice çektiğini anlatıyordu.



Ölümün Alfabesi

Korku sineması tutkunları için ( ben mesela ) ilginç bir kolaj var menüde: Ölümün Alfabesi ( The ABCs of Death ). Toplam 26 kısa filmden oluşan bu kolajda 26 sinemacı, 26 farklı ölüm hikayesi anlatıyor. Filmin bir bölümünü izleme fırsatı buldum ve açıkçası gerçekten çok etkileyici bazı hikayeler olduğunu gördüm. Yönetmenler arasında Xavier Gens, Ti West, Ben Wheatley gibi tanınmış isimler de var.

Bu filmler dışında bir de şunları muhakkak izlemenizi önereceğim:

Camille Claudel 1915 - Bruno Dumont
Perde - Jafar Panahi ve Kamboziya Partovi
Küf - Ali Aydın
Bir Hurdacının Hayatı - Danis Tanovic
Hayatboyu - Aslı Özge
Kapital - Costa Gavras
Bir Vampir Hikayesi - Neil Jordan
Gebo ve Gölge - Manoel de Oliveira
Fransa Günlüğü - Raymond Depardon
İhanet Oyunları - Paul Verhoeven
Hannah Arendt - Margarethe Von Trotta
Bir Şarkının Peşinde - Malik Bendjelloul
Madonna Ağlıyor - Alex Gibney
Yük - Kim Nam-kyun
Açlık - Tony Scott
ve
Metin Erksan seçkisindeki tüm filmler


13.03.2013

Günün trailer'ı: The Bling Ring



Sofia Coppola'nın yeni filmi The Bling Ring'in teaser trailer'ı yayınlandı. kendisi ilk filmi Virgin Suicides'dan beri sevdiğim bir sinemacı olup, her filmini acilen izlemeye gayret ettiğim bir isimdir. Bu filmi de merak ve sabırsızlıkla bekliyorum.

Cannes'da terk edilen bir gelenek


Daha dün The Great Gatsby'nin Cannes'da açılış filmi olacağı haberini duyururken "Cannes dünya prömiyeri ister" diye yazmıştım. Bugün öğreniyorum ki film Cannes'dan beş gün önce Kuzey Amerika'da dünya prömiyerini yapacakmış. Tüm ısrarlara rağmen de Cannes'a karşı durarak tarihi kaydırmamışlar. Bu da aslında Cannes için bir geleneğin terki anlamına geliyor. tabii ki bunun bir istisna olacağı düşüncesindeyim. Bu haberi de ilginç notlar kategorisinden duyurmuş olayım.