16.01.2019

Günün Filmi: Acts of Violence



Bugünün filmi bir aksiyon... Ülkemizde "Şiddet Eylemleri" adıyla vizyona giren "Acts of Violence" aksiyon türünün tutkunlarını hayal kırıklığına uğratmaktan ötesine geçmeyen sıradanlıkta bir film maalesef.


Kariyerinde aksiyonun ön planda olduğu çok sayıda filmde rol alan Bruce Willis'in (hatta belki de türün zirvesi kabul edilebilecek "Die Hard" bile yeter herhalde) başrolünde demeye dilim varmıyor, ama en azından başlıca rollerinden birinde olduğu filmde ordu artığı üç kardeşin en küçüklerinin nişanlısı kadın ticareti yapan mafya tarafından kaçırılınca silah kuşanıp intikam peşine düşmelerini anlatıyor. Willis'in bir polis memurunu canlandırdığını ve bu meselede biraz dışarıda kaldığını belirtelim de sırf onun hatırına filmi izleyecek olanlar bir de üstüne küfür etmesinler.

Filmin Notu: 3/10

15.01.2019

Günün Filmi: 3 Hayat (Se Rokh)



Bugünün filmi İran'dan... İran'ın yasaklı yönetmeni Jafar Panahi'nin Cannes Film Festivali'nde En İyi Senaryo Ödülü'nün alan son filmi "3 Hayat" bir dağ köyünde geçen ve esrarengiz bir intihar vakasının izini süren güçlü bir drama.


Drama dedim ama Panahi'nin gerçekle kurmacayı harmanlayan ve son yıllarda bir hayli ustalaştığı üslubu bir kez daha karşımıza çıkıyor "3 Hayat"ta. Filmin hemen açılışında izlediğimiz ve oyuncu olmak isteyen genç bir kızın aile baskısına dayanamayarak intihar ettiği sahne zaten filmin genel tonunu hemen belirliyor. Marziyah adlı genç kız bu intiharı kendi cep telefonuyla belgeliyor ve video bir şekilde İranlı ünlü oyuncu Behnaz Jafari'nin eline geçiyor. O da arkadaşı Jafar Panahi ile birlikte yola koyuluyor ve yönetmenle birlikte genç kızın yaşadığı dağ köyüne giderek olayı araştırmaya başlıyorlar. Filme adını veren 3 hayat ise üç farklı kuşaktan kadın oyuncuları temsil ediyor. İntihar eden genç kız, onu arayan ünlü oyuncu ve 1979 devriminden sonra aynı köyde inzivaya çekilip kendini resim yapmaya adamış yaşlı kadın oyuncu. İntihar eden genç kızın akibetini ise tabii ki söylemiyorum, filmi izleyince anlarsınız.(Film hâlâ vizyonda)


Panahi tamamı bir Azeri köyünde geçen (konuşmalardan anlıyoruz Azeri olduğunu, altyazıya ihtiyaç olmadan anlaşılıyor ne dedikleri) "3 Hayat"ta yine yalın bir üslup tutturmuş (bir önceki filmi "Taksi"de olduğu kadar olmasa da) ve ana hikâyesini besleyecek yan kanallarla konuyu zenginleştirmiş. Köylülerin yaşamlarından ayrıntılar (köye giden tek şeritli yolun açık olup olmadığını anlamak için geliştirdikleri özel yöntemden tutun da benzeri bizde de olan sünnet geleneklerine dek çeşit çeşit detay var), bir iki istisna hariç tamamen amatör oyuncularla kurulu bir kadro ve dramatik anlardan kurulu ama konvansiyonel formlardan uzak bir senaryo... Tüm bunlar bittikten sonra da zihninizde yaşamaya devam eden filmi özel kılan unsurlar.


İşin asıl ilginç yanı Jafar Panahi'nin 20 yıllık film çekme yasağını sürekli bir şekilde hiçe sayıp film üzerine film çekemeye devam etmesi. Bu, yasağın ardından çektiği dördüncü filmi. Hatta filmin bir yerinde annesiyle telefonda konuşuyor Panahi ve "Yine film çektiğini duydum" diyen annesine "Yok, çekmiyorum" diye de yalan söylüyor. Panahi'nin iflah olmaz cesaretine ve film çekmekteki dirayetine hayran olmamak mümkün değil doğrusu.

Filmin Notu: 8/10

14.01.2019

Günün Filmi: Brexit: The Uncivil War



Bugünün filmi politik bir drama... İngiltere'nin Avrupa Birliği'nden çıkması ya da kalması yönünde yapılan referandumun geri planında yaşananları anlatan 'Brexit: The Uncivil War' başrolündeki Benedict Cumberbatch'in performansıyla öne çıkıyor.


Bundan 2,5 yıl önce, 23 Haziran 2016'da düzenlenen ve zamanın Başbakanı David Cameron'ın istifa etmesine yol açan o meşum referandum muhtemelen Britanya yakın tarihinin en ilginç e en dramatik politik hadiselerinden biriydi. Biz bu oylamayı biraz uzaktan ve belki tüm dinamiklerini tam kavrayamadan izledik ama hiç şüphesiz İngiltere'nin Avrupa ile olan ilişkileri açısından son derece kritik bir eferandumdu. Brexit (Britain veExit kelimelerinin birleşiminden oluşuyor) diye bir terimin yerleşmesine sebep olan bu referanduma giden yolda neler yaşandı, politik anlamda taraflar kimlerdi ve ne istiyorlardı (ya da istemiyorlardı) ve sonuçta kim, nasıl kazandı gibi soruların yanıtlarını veren 'Brexit'in yönetmen koltuğunda Toby Haynes oturuyor.  Kendisi kariyeri boyunca TV dizileri ya da TV filmleri çekmiş bir yönetmen ve nitekim 'Brexit' de bir TV filmi. Filmi geniş kitlelerin dikkatine sunan isimse elbette İngiltere'nin son yıllardaki en önemli oyuncularından biri olan Benedict Cumberbatch. İşin doğrusu Cumberbatch olmasa ortaya çıkan filmi pek izleyen de olmazdı. Bir iki sahne hariç (Cumberbatch'in bir ev ziyareti sırasında sokağa çıkıp yere eğildiği ve kulağını asfalta dayadığı sahne gibi) sıradan bir filmden öteye geçemeyen ve ele aldığı gerçek karakterlerin bir kısmında karikatür tiplemelere hapsolan 'Brexit' yine de kimi kulis bilgilerini öğrenmek ve toplumsal dinamikleri yüzeysel de olsa anlamak için izlenebilir. Filmden anladığımız bir diğer şey de Türkiye'nin İngiltere'de Brexit kampanyası sırasında nasıl bir tehdit ve korkutma malzemesi olarak kullanıldığı.


Kısaca da olsa bahsetmek gerekirse Avrupa Birliği'nden ayrılıp ayrılmamaya karar verilecek oylamada iki kampanya yürütülüyor ve film de AB'den çıkmak isteyenlerin kampanyasının beyni olan Dominic Cummings'in (Benedict Cumberbatch) kazanmak için hangi stratejileri kullandığı üzerinden ilerliyor. Bu stratejileri ve AB yanlılarının Cummings'in hamlelerine karşı nasıl çaresiz kaldıklarını görmek aslında Türkiye'de de benzer durumların yaşandığını hatırlatıyor zaman zaman ve 'Biz bunları görmüştük' hissine kapılmamıza sebep oluyor. Bu açıdan ilginç olabilir belki izlemek. Öte yandan internetin ve kişisel verilerin nasıl kullanıldığına dair ipuçları da var ki tam bir '1984' kabusu...

Filmin Notu: 6/10


Eleştirmenlerin ödülü 'Roma'nın



ABD'de 24 kez verilen Eleştirmenler Birliği Ödülleri önceki gece yapılan bir törenle sahiplerini buldu. Gecede dört ödül alan "Roma"nın hakimiyeti vardı.

En İyi Kadın Oyuncu ödülü Glenn Close ve Lady gaga arasında paylaştırıldı

Hem sinema hem TV daslında dağıtılan ödüllerde "Roma" En İyi Film, En İyi Yönetmen (Alfonso Cuaron), En İyi Görüntü Yönetimi (Alfonso Cuaron) ve Yabancı Dilde En İyi Film ödüllerini alarak önemli bir başarı elde etti ve Oscar için de iddiasını sürdürdü. Christian Bale En İyi Erkek Oyuncu ve Komedi dalında En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini alarak geceyi çifte zaferle kapatırken; Glenn Close ("The Wife") ve Lady Gaga ("A Star Is Born") En İyi Kadın Oyuncu ödülünü paylaştılar. Yardımcı oyuncu dallarında ise iki siyahi oyuncu, Mahershala Ali ("Green Book") ve Regina King ("If Beale Street Could Talk") ödüle layık bulunan isimler oldu. En İyi Genç Oyuncu Ödülü ise Elsie Fisher'a ("Eight Grade") gitti. altın küre ödüllerinde aday bile gösterilemeyen "First Reformed" En İyi Orijinal Senaryo (Paul Schrader) dalında ödül alırken, En İyi Uyarlama Senaryo dalında ödül "If Beale Street Could Talk"a (Barry Jenkins) verildi.

TV dalında da Amy Adams ve Patricia Arquette En İyi Kadın Oyuncu ödülünü paylaştılar

Komedi dalında En İyi Kadın Oyuncu ödülünün Olivia Colman'a ("The Favourite") verildiği gecede (bu arada ilginç bir not, The Hollywood Reporter'ın haberine göre En İyi Ensemble ödülünün de verildiği "The Favourite" filminden kimse gelmemiş törene) En İyi Animasyon ödülü "Spider-Man Into Spider-Verse" adlı yapıma, En İyi Komedi Filmi Ödülü "Crazy Rich Asians"a, En İyi Aksiyon Filmi ödülü "Mission: Impossible - Fallout"a ve En İyi Bilim-Kurgu ya da Korku Filmi ödülü de "A Quite Place"e verildi. TV kategorisinde ise En İyi Drama Dizisi ödülüne "The Americans" adlı yapım; En İyi Komedi Dizisi ödülüne ise "The Marvelous Mrs. Maisel" layık bulundu. Kısıtlı Dizi kategorisinde de ilginç bir durum oldu ve tıpkı Sinema kategorisinde olduğu gibi En İyi Kadın Oyuncu ödülü iki kişiye paylaştırıldı: Amy Adams ("Sharp Objects") ve Patricia Arquette ("Escape at Dannemora"). En İyi Kısıtlı Dizi ödülü "The Assassination of Gianni Versace: American Crime Story"ye verilirken bu kategoride En İyi Erkek Oyuncu tıpkı Emmy ve Altın Küre'de olduğu gibi aynı dizinin başrol oyuncusu Darren Criss'e verildi (nedense?). En İyi Çizgi Dizi ödülü ise, muhtemelen tahmin ettiniz, "Bojack Horseman"in oldu.

13.01.2019

Günün Filmi: Machorka-Muff


Bugünün filmi 1962 tarihli bir kısa... Daniele Huillet'nin 2006'daki ölümüne dek birlikte 20'den fazla film çeken Jean-Marie Straub ve Daniele Huillet'nin ilk ilmleri olan 'Machorka-Muff' 1950'lerin Almanya'sında geçen ve ince bir mizahın alttan alta hissedildiği, iktidar teması etrafında şekillene 18 dakikalık bir mücevher.

Başrollerdeki Renata Lang ve  Erich Kuby'nin ilk ve muhtemelen son filmi bu

Hainrich Böll'ün 10 sayfalık kısacık bir öyküsünden sinemaya uyarlanan siyah beyaz film Erich von Machorka-Muff adlı bir albayın Bonn'a gelişiyle başlıyor. Filmin ilk karesinde Jean-Marie Straub'un imzasıyla yer alan notun da bizi uyardığı gibi 'bu bir öykü değil, soyut bir görsel düş'... Machoprka-Muff gece vakti geldiği Bonn'da metresi Inn'i aramak yerine erkenden yatmayı tercih ettiğinde gördüğü düş de (kendi heykellerinden oluşan bir anıtlar ormanında gezmektedir düşünde ve ertesi gün psikologlar insan egosunu anlayabilmiş midir ki diye soracaktır kendine bu düşü anımsarken) aynı uyarı notunun bir devamıdır adeta.


2. Dünya Savaşı'nın ertesinde ve hâlâ şiddetli tartışmaların yaşandığı Almanya'da (filmin tam ortasında yer alan ve Mahorka-Muff'ın gazeteleri okuduğu sahnede bu tartışmaların bir kısmını biz de okuyoruz ve milliyetçi, militarist görüşlerin nasıl yankı bulduğunu görüyoruz) geçen film hem askeri, hem siyasi (sınıfsal meseleler de dahil) ve hem de dini meselelere, kısaca da olsa, değinen ve hepsini iktidar perspektifinden ele alan bir senaryoya sahip. Bundan uzun bir film de çıkabilirdi rahatlıkla ama Straub ve Huillet ikilisinin kariyeri az sayıda uzun metraj (bunlardan 'Sınıf İlişkileri' İstanbul Film Festivali'nde Jüri Özel Ödülü almıştı 1985'te), çok sayıda kısa ve belgesel filmden oluşuyor ve bu ilk filmlerinde de kısa film formatının ekonomisine dair sağlam bir ustalık izliyoruz. Şunu da belirtelim hemen, tüm kaynaklarda filmi Straub-Huillet ikilisinin yönettiği söyleniyor ama filmin başında Straub rejisör, Huillet ise asistan olarak belirtilmiş. Bu da iktidar meselesine dair farklı bir dipnot olabilir sanki.


Asıl sürprizi sona sakladım. Bu ilginç filmi 15 Ocak'a dek bu adresten bedava izleyebiliyorsunuz. Hem Straub-Huillet filmografisine güzel bir başlangıç, hem de 60'ların sinemasına paha biçilmez ek... Bir daha nereden bulacaksınız, değil mi?

12.01.2019

Günün Filmi: Generation Wealth



Bugünün filmi bir belgesel... 2012 tarihli "The Queen of Versailles" adlı belgeseliyle bir hayli ses getiren ve Sundance'te belgesel dalında En İyi Yönetmen ödülünü alan Lauren Greenfield'ın yeni filmi "Generation Wealth" (Refah Kuşağı olarak çevirebiliriz) çocuklukları zenginlik içinde geçmiş ya da bir dönem aşırı para içinde yüzmüş bireylerin günümüzde ne hale geldiklerini konu ediniyor.


25 yıl boyunca fotomuhabirlik yapan ve bu süre içinde çektiği fotoğraflarla refahın her türlüsünü  gözler önüne seren Lauren Greenfield bu filmi oluştururken kendi gençlik anılarından da yararlanmış. Özellikle de 80'li yıllarda başlayan aşırılıklar kültürünü (aşırı tüketim, aşırı lüks, aşırı güzellik arayışı vb) konu eden Greenfield bir zamanlar kıyısından da olsa bulaştığı bu çevreye bir de bugün bakmak ihtiyacı hissetmiş. Yeniyetme bir kızken, ailesi o kadar da varsıl olmadığı halde, Los Angeles'da okuduğu okuldan arkadaşı olan ya da takıldığı çevrelerde takılan zengin çocuklarıyla yaşadığı geçmiş günlerden de isimlerle konuşan Greenfield filmde ayrıca Bret Easton Ellis gibi yazarlarla (Ellis'in ilk romanı "Less Than Zero"nun nu film için bir ilham kaynağı olduğunu saklamıyor yönetmen) ve Chris Hedges gibi gazetecilerle de görüşmüş. 5 yaşındayken ağır bir makyajla güzellik yarışmalarına giren küçük kızdan tutun da, LA'deki en büyük yıldızlara hizmet veren ve helikopter pisti de olan limuzinlere sahip Limo Bob'a; "Parayı seviyorum" diyerek kameraya poz veren Gordon Gekko bozuntusu borsacıdan işinde ilerlemek için haftada 100 saat çalışmanın bir hak olduğunu düşünen ve güzelliğinden taviz vermemek için seri estetik operasyonlara yatırım yapan işkadınına; Charlie Sheen'le ilişkiye girdikten sonra kötü bir şöhrete sahip olan ve bu yüzden intihara kalkışan eski porno yıldızından dünyanın yeni kapitalist devi Çin'de önemli markaları nasıl telaffuz edeceklerine dair dersler alan yeni zengin kadınlara "Generation Wealth"de çarpıcı birçok portre ve hikâye var.

Limo Bob (solda) ve güzellik yarışmalarının gediklisi küçük Eden Wood 
Filmin eleştirilecek en önemli yanı ise Lauren Greenfield'in kendisiyle ve ailesiyle olan, çok da filmin kurgusuna oturmayan bölümleri. Burada Greenfield bir anlamda geçmişinin biğr muhasebesine soyunuyor ve konudan biraz uzaklaşarak izleyicinin ilgisini kaybediyor. Onun haricinde, özellikle de Chris Hedges'in yerinde saptamalarıyla (80'li yıllardan itibaren üretimden ziyade tüketimin ön planda tutulduğu toplum yapısına geçildiğini söylüyor örneğin ve bu aşırılıklar çağını Roma'nın son günlerine benzetiyor) ilginç bir toplumsal panorama çiziyor.

Filmi Notu: 7/10

11.01.2019

Günün Filmi: Replicas


Bugünün filmi bir bilim-kurgu... Bugün vizyona giren 'Replicas' başrolünün Keanu Reeves'in üstlendiği bir hayli zayıf bir bilim-kurgu gerilim filmi.


Biraz 'Frankenstein', biraz 'AI', biraz da 'West World' (hatta biraz da 'Minority Report') karışımı bir senaryosu olan 'Replicas' robotlara 'hayat' verme yolunda çok yol katetmiş bir bilimadamının karısı ve çocukları bir trafik kazasında ölünce tüm bilgi ve teknolojisini onları hayata geri döndürmek için kullanmaya karar verir. Tabii ki işler umduğu gibi gitmeyecek ve bir felaket senaryosuyla karşı karşı kalacaktır. Keanu Reeves'e Alice Eve, Thomas Middleditch ve Tom Ortiz gibi isimlerin eşlik ettiği filmin yönetmen koltuğunda ise Jeffrey Nachmanoff oturuyor.


Klonlama, yapay zeka, insan ruhunun makinaya transfer edilip edilemeyeceği gibi meseleler aslında sağlam bir hayalgücü ve yeterli bir yaratıcılıkla çok ilginç hikâyeler doğuracak başlıklar ama bilim-kurgu edebiyatının ve sinemasının bu en temel çıkış noktaları ne yazık ki bu filmde hiçbir yere varmıyor ve örneğin Stephen King'in 'Pet Sematary' (Hayvan Mezarlığı) kitabında ele aldığı ölüyü diriltme mevzusu bile (ki sırf bu konu başlıbaşına bir film olurdu) üstünkörü geçiliyor. İşe mizah ve gore katıp belki bir 'Re-Animator' dolaylarında bile gezilebilirmiş oysa. Yazık, çok yazık.  

Filmin Notu: 3/10

10.01.2019

Günün Filmi: The Hate U Give



Bugünün filmi siyahi bir drama... Kariyerinin ilk yıllarında çektiği "Soul Food" ve "Men of Honor" gibi filmlerle dikkat çeken George Tillman Jr.'un imzasını taşıyan "The Hate U Give" neden bizde vizyona sokulmadığını anlayamadığımız bir başka yapım. Afrikalı Amerikalı Film Eleştirmenleri Birliği'nde iki oyuncusunun ödüllendirildiği, Black Reel Awards'da ise 4 dalda aday gösterilen film muhtemelen "BlacKkKlansman" ve "If Beale Street Could Talk" ile birlikte bu yıl en öne çıkan siyahi dramalardan.


2009'un ilk gününde 22 yaşındaki siyahi Oscar Grant'in, Oaklnad California'daki Fruitvale metro istasyonunda bir polis memuru tarafından vurularak öldürülmesi büyük infiale yol açmış, cinayet uzun süre kamuoyunu meşgul etmişti. Günümüzün önemli siyahi sinemacıları arasında adı geçen Ryan Coogler 2013 yılında ilk filmi "Fruitvale Station"da bu olayı anlatmış ve başrol oyuncusu Michael B. Jordan'ın kariyeri de yine bu filmle yükselişe geçmişti. Oscar Grant cinayetinden etkilenen bir başkası daha vardı: Angie Thomas. Oscar Grant öldürüldüğünde henüz bir kolej öğrencisi olan Thomas bu olaydan hareketle bir öykü yazdı ve daha sonra bunu genişleterek "The Hate U Give" adında bir romana dönüştürdü. Kitabın adını da ünlü hip-hop sanatçısı, kendisi de anlamsız bir şekilde öldürülen (bir otomobilden açılan ateş sonucu yaralanıp hastaneye kaldırıldı, bir hafta sonra hayata veda etti) Tupac Shakur'un kurduğu Thug Life'dan aldı. The Hate U Give Little Infants Fucks Everybody (Küçük Çocuklara Aşıladığınız Nefret Herkesi S..ker) cümlesinin baş harflerinden oluşan Thug Life sadece tek albüm çıkabildi ve Tupac'ın 1996'daki ölümünün ardından dağıldı.


Angie Thomas'ın romanından hareketle senaryosunu Audrey Wells'in (o da film vizyona çıkmadan bir gün önce kanserden öldü) yazdığı film 16 yaşındaki lise öğrencisi siyahi bir kızın başından geçenleri anlatıyor. Çocuklukarından itibaren babaları tarafından ırkçılığa karşı eğitilen üç çocuklu bir ailenin en büyüğü olan Starr bir parti çıkışı en yakın arkadaşı bir polis tarafından hemen yanıbaşında öldürürlünce kabus gibi günler yaşamaya başlar. hem sosyal hayatı hem de doğrudan doğruya hayatı tehlikeye girmiştir ve mahkemeye çıkıp tanıklık yapıp yapmaması onun için önemli bir kavşak haline gelmiştir.


Starr rolünde Amandla Sternberg'ün parladığı ("Açlık Oyunları", "Her Şey" gibi filmlerde de oynamış genç oyuncunun geleceği parlak, hiç şüphe yok) ve diğer oyuncuların da (özellikle babası rolündeki Russell Horsnby ile annesini oynayan Regina Hall'un adlarını saymak gerek) sağlam performanslar sunduğu film ABD'de siyahilere yönelik önyargıların hâlâ ciddi bir şekilde sürdüğünü gözler önüne seren, yer yer sert, yer yer ise izleyiciyi kendi önyargılarıyla yüzleştirmeye zorlayan güçlü bir film. Arada bir didaktik tuzaklara düştüğünü de belirtmeden geçemeyeceğim ama son tahlilde umut mesajları veren "The Hate U Give" bulursanız izlemenizi hararetle tavsiye edeceğim bir film.

Filmin Notu: 8/10
 


9.01.2019

Günün Filmi: Suçlu



Bugünün filmi Danimarka'dan bir gerilim... Kasım sonunda ülkemizde de vizyona çıkmış olan "Suçlu"yu ("Den skyldige") biraz geç de olsa izleyebildim. Tamamı tek mekanda geçen film bir gece boyunca 112 acil yardım hattında görev yapan bir polis memurunun başından geçenlere odaklanıyor.


"Suçlu" ilk bakışta Steven Knight'ın 2014 tarihli filmi "Locke"u anımsattı bana. İzleyenler hatırlayacaktır başrolünü Tom Hardy'nin üstlendiği "Locke" bir otomobilin  içinde gece yolculuğu yapan ve bu yolculuk sırasında telefon konuşmalarıyla birkaç işi birden halletmeye çalışan bir adamı anlatıyordu. Ttek mekan-tek oyuncu konseptini alabildiğini zorlayan film çok da iyi bir şekilde bunu kotarıyordu doğrusu. İşte rütbesi düşürülerek bir acil yardım telefon hattı görevine verilen polis memuru Asger Holm'un (Jakob Cedergren) sürekli telefon konuşmalarıyla ilerleyen "Suçlu" da benzer sularda dolaşıyor ama suç/masumiyet gibi ikilemlere saptığı noktada farklı bir rota çiziyor kendine.


Bu yıl Danimarka'nın Yabancı Film dalında Oscar adayı olan ve şimdilik son 9'a kalarak dikkat çeken "Suçlu" 31 yaşındaki genç sinemacı Gustav Möller'in ilk uzun metrajlı filmi. Hemen hatırlatalım bu film "kelebekler"in büyük ödül aldığı Sundance Film Festivali'nde ilk kez izleyiciyle buluşmuş ve aynı kategoride İzleyici Ödülü'nü almıştı. Gerilim düzeyi gitgide artan, sonlara doğru kişisel bir hesaplaşmayı da işin içine katarak boyut kazanan ve sürprizli finaliyle izleyiciyi ters köşe yapan "Suçlu" Oscar'ı alır mı bilemem ama özellikle başrol oyuncusunun da etkili performansıyla izlenmeyi hak ettiği kesin.

Filmin Notu: 7/10

8.01.2019

Günün Filmi: Soğuk Savaş



Bugünün filmi 2018'in en iyilerinden biri... 2015 yılında "Ida" ile Yabancı Dilde En İyi Film Oscar'ını kazanan Pawel Pawlikwoski'nin bu yıl Cannes'da gösterilen ve En İyi Yönetmen ödülünü alan yeni filmi "Soğuk Savaş" 1949 - 1964 yılları arasında geçen bir aşk hikâyesini Avrupa'da yaşanan toplumsal gelişmeler ışığında sunuyor izleyiciye. Bu yıl da Oscar'a aday olan (şimdilik son 9'da ama aday gösterilme ihtimali çok yüksek) Pawlikowski tıpkı "Ida" gibi siyah beyaz ve yine onunla aynı süreye sahip ("Tüm filmlerim 83 dakika" diyor yönetmen bir söyleşisinde) "Soğuk Savaş" ile filmiografisine sağlam bir halka daha ekliyor.


2. Dünya Savaşı'ndan bir harabe halinde çıkmış Polonya'da başlıyor "Soğuk Savaş". Büyük savaşın insanlar üzerindeki yıkıcı etkisini daha ilk karelerden itibaren önümüze seren film karlar altında, buz gibi bir manzara eşliğinde karşılıyor izleyiciyi. Henüz 20'lerindeki bir genç kızın (Zula), köy köy, kasaba kasaba dolaşarak halk şarkılarını derleyen ve yetenekli müzisyenleri, şarkıcıları toplayarak bir koro oluşturan devlet destekli bir müzik topluluğuna girişiyle açılıyor filmin hikâyesi. Müzik topluluğunun idarecisi konumundaki deneyimli müzik adamı Viktor ile yetenekli, güzel ve gizemli Zula'nın tutkulu bir aşka düşmesi uzun sürmüyor elbette ve bundan sonra 15 yıl boyunca Avrupa'nın farklı kentlerinde (Berlin, Paris) süren bir ilişkiye tanık oluyoruz. Bu ilişki elbette komünist rejimin hüküm sürdüğü Polonya'daki dinamiklerden de, zamanın Avrupasında olup bitenlerden de etkileniyor ve bir bakıma soğuk savaş döneminin bir metaforuna da evriliyor ister istemez; belirsizlikleri, iniş çıkışları, gizemli dönüşleriyle... Film boyunca anlatıya eşlik eden ve ham halk şarkılarından sofistike sanat eserlerine dönüşen (arada Paris'teki caz ortamını da es geçemeyen) müzikal yapı da bir anlamda Wiktor ve Zula'nın aşkının bir metaforuna dönüşüyor aslına bakarsanız. Ama endişeye mahal yok, hiçbir metaforu dikkate almadan da insanın yüreğini burkan, "Casablanca" gibi akılda iz bırakan bir aşk hikâyesi "Soğuk Savaş". Neredeyse "Roma"yı bile gölgede bırakacak denli özenli görüntüleri, yüzlerdeki en ufak ayrıntıları bile izleyiciden saklamayan görsel diliyle gerçekten de sinemanın bu yılki doruklarından biri var karşımızda.


"Soğuk Savaş"ın en etkileyici meziyetlerinden biri de dokunaklı bir aşk hikâyesine bel bağlamak kolaycılığına düşmeyerek, dönemin toplumsal gerçeklerini, mizahın da alttan altta dokunduğu bir anlatımla ama yer yer sertliğinden ödün de vermeden filmin bütününe yayabilmiş olmasında kanımca. Wiktor ve Zula'nın kalabalık devasa salondaki bakışmalarını aynadan gördüğümüz sahne Pawlikowski'nin tüm filmi tek bir karede özetleyen bir görüntü adeta. Bunun gibi birçok çarpıcı detay var filmde; Stalin'in büyük bir protresinin şarkı söyleyen koronun arkasında yükselmesi, Paris'teki gece kulübünde Zula'nın rock'n roll müzikle dans ederken kendini bir yabancının kollarında bulması, ya da üzerinde 'Yarını Karşılıyoruz' yazan bir bez afişi asan adamın merdivenden düşmesi gibi zamanın ruhunu yansıtan detaylar... Zaman atlamalarıyla dramatik akışta boşluklar bırakmayı tercih eden Pawlikowski'nin mesafeli ama empatik anlatımında başrol oyuncuları Tomasz Kot (Wiktor) ve özellikle de Joanna Kulig (Zula) unutulmaz portrelere dönüşüyor, hafızamızın derinlerine işleyen. Cedric Khan, Jeanne Balibar, Borys Szyc ve Agata Kulesza gibi oyuncuların da dikkat çektiği "Soğuk Savaş" hâlâ vizyonda mı bilemiyorum ama kaçırılmaması gereken bir film.
Filmi Notu: 9/10



7.01.2019

2018'in belgeseli: "Wild Wild Country"



Son ayların en çok konuşulan belgesellerinden biri Netflix üzerinden bir oturuşta izleyebileceğiniz 6 bölümlük bir mini başyapıt olan "Wild Wild Country". Dizi 1980'li yıllarda ABD'ye göç eden Hintli bir guru ve onun müridlerinin hikâyesini anlatıyor ama aslında temelde insan ruhunun karanlık dehlizlerine dair önemli saptamalarda bulunuyor ve son kertede inanç, güç, iktidar gibi temalar üzerinden şekillenen inanılması güç bir panorama çiziyor.



Yönetmenliğini kardeş sinemacılar Chapman ve Maclain Way'in üstlendiği "Wild Wild Country" ABD'nin Oregon eyaletinde handiyse kuş uçmaz kervan geçmez bir yerinde, Antelope (sonraki adıyla Rajneeshpuram) denen 50 nüfuslu bir kasabada başlıyor. Way Kardeşler'in Sundance'te bir hayli ses getiren ve son yıllarda gitgide daha da yaygınlaşan başka belgesellerde olduğu gibi, dramatik unsurların anlatım aracı olarak kullanıldığı bir tekniğin son derece ustalıklı bir uygulamasını sergiledikleri "Wild Wild Country" belgeseli gerçeğin kurmacadan daha tuhaf olduğu o benzersiz işlerden biri, bunu daha ilk dakikalarda seziyor ama yine de dakikalar, saatler ilerledikçe şaşırmaktan, hayret etmekten, gördüklerinizi bir başkasına da anlatmak için sabırsızlanmaktan kendinizi alamıyorsunuz. Buraya kadar ilginizi çekmeyi başarabildiysem, biraz konuyu açma vakti geldi demektir.

Belgeselin merkezinde yer alan Ma Anand Sheela'nın gençliği ve günümüzdeki hali

Osho adını duymuşsunuzdur muhakkak. Belki çok iyi bildiğiniz bir isimdir bu belki de çok duyduğunuz ama ne anlama geldiğini bilmediğiniz bir sözcükten başka bir şey değil. Osho, Hintli bir guru. 1960'lı yıllardan itibaren Hindistan'da isim yapmaya başlayan (ilk zamanlar adı Rajneesh ya da tam hitap edildiği şekliyle Bhagwan Shree Rajneesh) ve yeni bir dini hareketin lideri olarak etrafında müritlerin biriktiği, öğretilerinin doğası gereği (seks dürtülerinin bastırılmasından ziyade serbest bırakılmasını öğütlüyordu) adı seks gurusuna çıkan Osho 1981 yılında çeşitli sorunlar yaşadığı (bu kısım çok detaylandırılmıyor dizide, meraklısı açıp araştırsın) Hindistan'dan ayrılıp yeni bir ülkeye gitmeye karar verir. O sıradaki sekreteri (bakmayın sekreter lafına, neredeyse politbüro sekreterliği kadar mühim bir mertebe bu 'tarikat'ın içinde) Ma Anand Sheela'nın araştırmaları sonucu bulduğu Oregon'a gitmek üzere yola çıkar ve "Wild Wild Country" de işte tam bu noktada başlar. İlk bölümün sonlarına doğru artık 70'ine merdiven dayamış Sheela şu sözlerle anlatıyor maceranın başlangıcını: "Bu büyük, canlı bir opera. Sheela sopranosu, Bhagwan tenoru, Rajneeshpuram dekoru. Operaların sonu hep trajik olur. Ama bu operanın çok fazla yüzeyi, bir çok boyutu var. Demem o ki: Oregonlular, kendinizi şanslı bilin, çünkü bu opera sizin ayağınıza geldi." Çok sağlam bir ilk bölümün finalini de tüylerinizi diken diken edecek bir sekansla bitiriyor Way Kardeşler: Bill Callahan'ın "America" parçası eşliğinde kasabaya ayak basan Osho ve müritleri, onları görünce sokaktan evine koşan küçük bir çocuk ve son bir bakış attıktan sonra içeri girip kapadığı kapı. Müthiş!


Belgeselin ilerleyen bölümlerinde suikast girişimi, iktidar mücadelesinin en vahşi şekilleri (zehirleme vakaları gibi) ve tam anlamıyla bir çözülme ve suç sarmalı gibi aşırılıklar çıkacak karşınıza. Osho'nun bir anda dile geldiğini, en yakınlarıyla nasıl bir hesaplaşmaya tutuştuğunu, bir annenin yaşadığı trajik dönüşümleri görecek, merakınıza ve duygularınıza yenik düşeceksiniz. fazla da anlatıp sürprizleri bozmak istemiyorum. Aylar önce izlediğim ve durup durup bazı bölümlerini tekrar gözden geçirdiğim "Wild Wild Country" şüphesiz 2018'in en iyilerinden.







Günün Filmi: Support the Girls



Bugünün filmi bağımsız bir komedi... İlk gösterimini South by South-West festivalinde yapan ve yine her ne hikmetse ülkemizde vizyona girmeyen "Support the Girls" kadın garsonların çalıştığı bir spor barında yaşananları konu edinen ve duygusal anların öne çıktığı bir komedi.

Filmin başrolünde yer alan Regina Hall (sağda) yılın en iyi performanslarından birini sunuyor

Büyük bir kısmı Double Whammies adlı bir spor barında (insanların TV ekranlarından maçları vb izlediği bir bar anlayacağınız) geçen "Support the Girls" barın idari işletmecisi Lisa ile çalışan kızların hayatlarına odaklanıyor. Regina Hall'un Lisa rolünde son derece sağlam bir performans çıkardığı (zaten New York Eleştirmenler Birliği En İyi Kadın Oyuncu ödülünü ona vermişti) "Support the Girls" kadın dayanışmasının vurgulandığı, bir yanıyla feminist mesajları da olan, ince işlenmiş, iyi oynanmış bir film.


Filmin yönetmen koltuğunda oturan ve senaryosunda da imzası olan Andrew Bujalski "mumblecore" denen ve bağımsız sinemanın bir alt türü olarak kabul edilen düşük bütçeli, gerçekçi oyunculuklarla öne çıkan, olay örgüsünden ziyade diyaloglara (çoğu zaman doğaçlama diyaloglara) ağırlık veren filmlerin ustası olarak biliniyor. Sinematografisinde özellikle "Funny Ha Ha" ve "Computer Chess" gibi birbirinden çok farklı iki filmi izlemenizi hararetle tavsiye ederim. Tabii bir de "Support the Girls"ü. ABD'deki işçi sınıfına mensup çalışan kadınların dünyasına samimi bir bakış atan film 2018'in çok izlenmeyen ama iz bırakan bağımsız yapımlarından oldu. Şüphesiz, eğer hâlâ !f İstanbul diye bir festivalimiz olsaydı, salonda da izleme fırsatı bulacaktık bu küçük mücevheri.