16.05.2015

Kritik: Mad Max: Fury Road



Mad Max: Fury Road'un hemen başında 20 - 30 saniye süren durağan bir sahne var. Bu sahne sırasında yerinize oturdunuz oturdunuz, yoksa bir daha başınızı perdeden çevirmeye bile vaktiniz olmayacak, inanın. George Miller'ın son Mad Max filminden 30 yıl sonra önümüze getirdiği film o denli hızlı ve nefes nefese.


Aslına bakarsanız Miller neredeyse 15 yıldır yeni bir Mad Max filmi için uğraşıyor ama kelimenin tam anlamıyla şansı yaver gitmiyordu. İlk salvo 11 Eylül saldırılarıyla geldi. Bir anda ABD doları Avustralya doları karşısında o kadar değer kaybetti ki, bütçe inanılmaz şekilde şişti ve iş yattı. O zamanlar hala mel Gibson vardı sahnede. Sonra 2009'da neredeyse motor deniyordu ki ( bu kez Tom Hardy çıkmıştı sahneye ) 15 yıldır olmayan şey oldu ve çekimlerin yapılacağı Avustralya çölüne yağmur yağdı. Öyle bir yağdı ki hem de, 2 yıl kurumadı bölge. Proje bir kez daha rafa kalktı tabii. Ve nihayet 2015'te, hem de birbirinden iddialı aksiyon filmlerinin olduğu bir sezonda, son yıllarda izlediğimiz en dört başı mamur aksiyon filmi olarak perdeye düşmüş oldu Mad Max: Fury Road.


Postapocalyptic ( Kıyamet-ertesi ) bir dünyada, su, taze sebze meyve ve bilumum gıdanın altın değerinde olduğu bir zamanda ( ki aslında yakın gelecekte bir ortaçağ karanlığı sunuyor bize ), "kavimler" arası ilişkilerin belirli çıkarlar ve ticari ilişkiler üzerine kurulduğu bir gelecek tasviri var filmde. King Immortan ( Ölümsüz Joe ) hükümdarlığı altında nadiren onlara bahşedilen suya hasret binlerce insan sefalet içinde yaşarken, War Boys tarafından yakalanan ve kan grubunun uygunluğu yüzünden Evrensel Kan Verici olarak yaftalanan Max belirsiz bir geçmişte yitirdiği karısı ve kızının hayaliyle çöllerde avare avare dolaşan bir sürücüden başkası değildir aslında. Tutsaklığı Imperator Furiosa'nın ( Charlize Theron ) isyanıyla bir anda sona erecek ve Max bir kan torbası olarak savaşçı çocuklardan birinin, Nux'un ( Nicholas Hoult ) otomobilinin önünde asılı bir halde, bir av partisinde aksesuar haline dönüşecektir.


Filmi yaklaşık 2 saat süren bir takip sahnesi olarak nitelemek yanlış olmaz. Bu argüman filmin sıkıcılığa mahkum olabileceği endişesini de taşıyor beraberinde, kabul, ama izleyince göreceksiniz ki, hiç de öyle değil. Miller son derece ustalıklı bir rejiyle ve minimal düzeyde CG ile çektiği filmde hemen hiç bir fazlallığa yer vermemiş ve derdini de mükemmelen anlatmayı becermiş. Bu anlamda film tam bir kurgu harikası. Hemen her kare üzerinde çok kapsamlı bir ön çalışma yapıldığı ve hiçbir şeyin şansa bırakılmadığı açık. Aksiyonun doruğa çıktığı sahnelerde izleyici olan bitenin içinde kaybolmak yerine kendini her şeyin tam ortasında hissediyor. Arkasında dev bir ses duvarıyla ilerleyen ve savaşçılara gaz veren gitarist ise biraz daha fazla karede kalsa izleyiciye head bang yaptırmaya başlayacak, o kadar iyi. Bunların ötesinde filmin görsel tasarımı, çölden ilham alan renk skalası, gelecek vizyonunu muhteşem şekilde öne çıkaran kostümleri ve elbette bakmaya doyamacağınız güzellikteki makina ( otomobiller, tırlar, motorsikletler vs ) tasarımları da takdire değer.


Mad Max: Fury Road aslında köleliğe başkaldıran Furiosa ve kadınların hikayesi. Topu topu 20 - 30 kelime konuşan ve nereden gelip nereye gittiği bilinmeyen Max bu macerada izleyici için bir çıpa görevi görüyor büyük ölçüde. Zaten son derece hızlı akan filmde karakterlerin hiç biriyle tam bir özdeşlik kuramıyor ama hemen hepsiyle belli noktalarda empati bağları oluşturuyorsunuz. Örneğin, ilk başta Nux'un saçma sapan şehadet arzusu aşırı gelirken, aşkla tanıştıktan sonra ölüm tehlikesiyle karşılaştığında yaşadığı duygusal çelişkiyi Miller çok güzel aktarıyor izleyiciye. Yanlış anlamanızı istemem bu arada, filmde bir çok süper kahraman hikayesinde bile karşımıza çıkan hamasi söylemlerden eser yok. Elbette Ölümsüz Joe bu tip söylemleri tebasına karşı kullanıyor ama bu palavraları izleyici yutmuyor asla ve bu vahşi dünyada yaşanan acımasız kavganın bir diktatörün devrilmesiyle bitmeyeceğini kavrıyor. Öte yandan filmin ana omurgasını oluşturan isyanda çok sağlam bir feminist damar da mevcut ve bu da Mad Max: Fury Road'un önümüze getirdiği gelecek tasviri açısından son derece önemli ve çarpıcı. John Lennon'ın yıllar önce söylediği gibi, "Kadın dünyanın zencisidir" ve her ne olacaksa ancak onlar başkaldırdığında olacaktır.


11.05.2015

Venedik'te jüri başkanı Alfonso Cuaron


Meksikalı sinemacı Alfonso Cuaron önümüzdeki Eylül ayında venedik Film Festivali'nin jüri başkanlığını üstlenecek. En son Gravity adlı filmiyle venedik Film Festivali'ne katılan ( ki o zaman yarışma dışı gösterilmişti Gravity ) Cuaron 72. kez düzenlenecek festivalin yabancısı değil. Daha önce 2001 yılında Y Tu Mama Tambien ve 2006'da da Children of Men ilk göstermlerini Venedik'te yapmış filmlerdi. Gravity ile Oscar da alan Cuaron'un jürisinde başka hangi isimlerin yer alacağı ise henüz belirlenmiş değil. Venedik Film festivali bu yıl 2 - 12 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek.

9.05.2015

Kritik: It Follows ( ya da Gençliğin Kuruyan Gözyaşları )



Korku sineması kadar klişelere yaslanan bir tür olmasa gerek. Ne de olsa korkutmanın formülleri belli, matematiği açık. Kolay iş değil elbette,  "Ben korkmam kardeşim" diye iddialı bir ruh haliyle koltuğa oturan izleyiciy alt etmek. Yine de banyo dolabının kapağını kapatıp da aynada duran maskeli katili görünce koltuğunda zıplamayan yoktur herhalde. Bu yüzdendir ki benzer klişeleri kullanan çokça film çekilir ve bir süre sonra birbirinin taklidi filmler yüzünden iş parodiye dönüşür, türün gerçek meraklısı başka taraflara bakınmaya başlar. İster slasher olsun, ister doğaüstü, her anayol bir süre sonra kalabalıklaşır ve izleyici küçük patikalardan medet ummaya başlar. İşte böyle zamanlarda ortaya çıkan kimi filmler çölde vaha misali mutlu eder korku tutkunlarını. Tıpkı 2008 tarihli Let the Right One In ( Tomas Alfredson ),  2009'da izlediğimiz The House of the Devil ( Ti West ) ya da geçen yıl büyük sükse yapan Babadook ( Jennifer Kent ) gibi. Bu yılın bombası da It Follows ( Peşimdeki Şeytan ) oluverdi işte.



David Robert Mitchell'in geçen yıl ilk kez Cannes Film Festivali'nde Eleştirmenler Haftası kapsamında izleyiciyle buluşan filmi nerede, nasıl başladığı belli olmayan ama cinsel yolla bulaşan bir lanetin izini sürüyor. Henüz ilk sahnede günün batıp akşama dönüştüğü saatlerde sakin bir banliyö mahallesinde buluyoruz kendimizi ve evlerin birinden fırlayan yarı çıplak, yüksek topuklu ayakkabılarıyla koşarak kaçan genç kızı gördüğümüzde filmin tonu da aşağı yukarı kendini belli ediyor. Film boyunca birkaç kez daha karşılaşacağımız 360 derecelik kamera hareketi hem tehlikenin her yerden gelebileceği hissini yüreğimize ekerken hem de izleyiciyi bir anda her şeyin ortasına çekiveriyor. Kanlı bir şekilde biten açılış sekansı boyunca izleyiciyi tehlikenin ne olduğunun hala tam anlamıyla farkında değil ama dehşet içinde arkasına bakarak kaçan genç kızın yanı başında beklerken neredeyse onun kadar korktuğu, en azından endişeyle karışık bir tedirginlik hissine teslim olduğu inkar edilmez. Yılın en sarsıcı korku filmine hazır mısınız?


Film, sonradan Detroit olduğunu anlayacağımız kentin yine benzer bir banliyö mahallesindeki bir başka genç kızı odağına alarak devam ediyor ve biz artık kendimizi Jay için endişelenir bir halde buluyoruz. Yeni çıkmaya başladığı Hugh ile ilk kez seviştiği gece Jay için felaketin başladığı gece oluyor bir anlamda. Kendini bir tekerlekli iskemleye kıskıvrak bağlanmış olarak bulduğunda Hugh ona ( ve bize ) her şeyi anlatıyor ve hatta gösteriyor. "Herhangi bir yerde çıkabilir karşına. Tanıdığın biri ya da ilk kez gördüğün biri olabilir. Bazen sırf acı vermek için sevdiğin birinin görünümünde gelir. Dosdoğru sana doğru yürüyecektir. Onu fark ettiğin anda kaçmalısın. Seni asla yakalamasın. İkinci bir çıkış kapısı olmayan yerlere girme sakın. Ve sen de benim yaptığımı yap, biriyle yatarak laneti ona geçir."


Şu ana kadar elimizde sevişen gençler, cinsellikle bulaşan bir lanet, tekinsiz banliyö evleri ve ölümcül bir tehlike var. Buna bir de terk edilmiş gibi duran endüstriyel Detroit'i de eklemek lazım elbette. Bu haliyle alt-metinden geçilmiyor gibi gelebilir size ama hiç biri rahatsız edici bir alenilikle göze batan göndermeler değil doğrusu, hakkını teslim edelim. Ama filmi izlerken, özellikle de film boyunca karşımıza çıkan, ağır adımlarla yürüyen ( ki kimileri sıradan, zararsız insanlar, sonradan anlıyoruz ) korkutucu tipleri gördükçe aklımıza John Carpenter'ın aynı tempoda yürüyen canisi Michael Myers gelmiyor değil. Üstelik aynı banliyö evleri, aynı "yaramaz" gençler...



Gençler dedik de, burada biraz duralım mı? Hatırlarsanız 70'lerin halloween ve benzeri korku filmlerinde gençler ekseriyetle sorumsuz, işe yaramaz ve toplumun geleceğine dair hiç bir umut ışığı vaad etmeyen bireyler olarak resmedilirlerdi. Dönemin korku sineması handiyse "bu hiç bir halta yaramaz çocuklar yaşamasa da olur" diyor gibiydi. teker teker hepsi vahşice can verir, sona kalan tek bir kız ise sanki yaşadıklarını anlatsın ve diğerlerine ibret olsun diye sağ kalırdı. Final girl ( Sona kalan kız ) tabir edilen bu kız bir yandan da soyun/türün devamı için mecburen sağ bırakılırdı sanki. Şimdiyse, It Follows'a da bakarsak hele, iş tersine dönmüş gibi görünüyor. Jay'in otomobilin camından boş gözlerle süzdüğü Detroit'in terk edilmiş fabrikalarının da bize gösterdiği gibi, bu gençlerin hiç bir geleceği yok aslında. Sorumsuz değil, çaresizler. Aralarında oynadıkları oyunlarda bile bir başkasıyla hayat değiştokuş etmeyi hayal ediyor, hatta en baştan başlamak istiyorlar. Geleceğe dair besledikleri hiç bir umut yok, sadece dayanışma kalmış ellerinde. Gelecek onlar için, ağır adımlarla üzerlerine yürüyen ve adeta kulaklarına "Ölümlerden ölüm beğen bakalım" diye fısıldayan lanetten farksız. Şunu da düşünmeden edemiyor insan: Halloween ve benzeri filmlerin "Bunlardan bir bok olmaz, gelecek yok bunlarda" diyerek önümüze attığı 70'li, 80'li yılların gençleri, gerçekten de bugünün gençlerine yaşanabilir bir gelecek bırakamamış belki de, kimbilir.


It Follows'un izleyene derinlemesine nüfuz eden etkisinde ezberden uzak kamera kullanımı ( Jay'in Hugh ile seviştikten sonra arabanın arka koltuğunda yatıp bışa çıkan hayallerini anlattığı plandaki açı hele, unutulmaz ) kadar önemli bir unsur varsa o da müzik bence. 80lerin synth ağırlıklı armonileriyle bezenmiş, son derece tedirgin edici ama tuhaf bir şekilde zaman zaman da huzur veren ( tanıdıklığıyla yakınlık sağlayan ) müzikler daha çok Disasterpeace ( hem felaket, hem huzur ) adıyla tanınan Rich Vreeland'e ait. Sonuç olarak karşımızda, korkutmak için yırtınmayan, ama gençliğin geleceğe dair korkularını mükemmelen aktarmayı bilen; oyunculuğundan müziğine, ışığından çerçevelerine ve çevre tasarımına dek etkileyici bir bütünlük arz eden dört dörtlük bir film var. Finalde hem izleyiciyi, hem de filmdeki karakterleri teslim alan belirsizlik duygusu ise şüphesiz işin bir diğer çarpıcı boyutu, tabuta çakılan son çivi misali. Allah vere de şu sıralar yayılmaya başlayan devam filmi dedikoduları gerçekleşmese ve bu büyü bozulmasa.


8.05.2015

Zeki Alasya 1943 - 2015


Zeki Alasya denince aklıma en çok Aslan Bacanak, sonra elbette Köyden İndim Şehire, Nereye Bakıyor Bu Adamlar, Salak Milyoner, Petrol Kralları; 80'li yıllarda VHS kasetleri elden ele dolaşan Beyoğlu Beyoğlu, Yasaklar; ve elbette tontonluğu, ağzı dolu dolu konuşması, mahçup ama unutulmaz gülümsemesi gelir. Aile fertlerimizden biri gibidir o bizim için, uzun zaman görmesek de sevgisinden, içtenliğinden, yakınlığından kuşku duymadığımız. Ne yazık ki erken sayılacak bir yaşta kaybettik Alasya'yı. Başımız sağolsun.


Fark ettim ki 72 yaşında hayata veda eden usta oyuncuyu hiç sahnede izlememişim. Sanırım 80'li yıllarda tiyatro benim için anlamını çok da çözemediğim "yüksek" bir sanattı ve Brecht, Çehov, Shakespeare gibi yazarların yanına ancak Ferhan Şensoy gibi yenilikçi ( ve Galatasaraylı elbette, ne de olsa gelenek bir ölçüde önemliydi hala ) isimleri koyuyordum. Alasya'nın sahne üzerinde faal olduğu yılları ıskalamam nasıl açıklanabilir ki yoksa? Ama bir çok filmini sinemada izledim ( ya da TV'de, TRT'de ) ve hatta kimilerini defalarca. Ne kadar gülerdim, anlatamam. Elbette Zeki Alasya dediğimizde ardından hemen Metin Akpınar adını eklediğimiz zamanlardı o yıllar. Onlar bizim has ikilimizdi. Hem ortaoyunu geleneğinden gelen "Kavuklu ile Pişekar"ın beyazperdedeki modern izdüşümüydüler hem de Laurel ve Hardy, Abbott and Costello gibi dünyaca ünlü beyazperde ikililerinin yerli versiyonuydular. İzleyenler ( ki izlememiş olan yoktur herhalde ) bilir, hiç aşağı kalır yanları da yoktu ecnebi benzerlerinden. 70'li ve 80'li yıllarda Türk sinemasının itici gücü olan komedi filmlerinin en büyük yıldızlarındı Alasya - Akpınar ikilisi. Böyle ikililerde adet olduğu üzre oyunculardan biri kahkahayı getirecek esprileri patlatan kişi olurken ( ki burada Metin Akpınar olurdu o kişi ) diğeri de ona çanak tutan, esprinin öncesini hazırlayıp altını dolduran kişi olur ( yani Zeki Alasya ). Bu durum yıllar sonra birlikte rol aldıkları Hastane dizisinde de değişmemişti. Doğrusunu isterseniz izleyici her zaman Metin Akpınar'a daha çok gülmüştü hep ( o golleri atan yıldız oyuncu gibiydi ), ama bence asıl zor olan Zeki Alasya'nın yaptığıydı. Bence Alasya sinemamızın gördüğü en iyi asist oyuncusuydu. Onun pasları doğru yerlere gitmese o toplar gol olmaz, seyirci de hiçbir şeye gülmezdi.


Filmlerinde kılıktan kılığa girmişti gerçi gerçi ama mukallit bir aktör değildi Zeki Alasya. Komedi kadar dramda da güçlü bir oyuncuydu, hamurunda vardı. Ne yazık ki değerinin tam olarak bilinmediğini düşünüyorum. Topu topu bir tane Altın Portakal ( Onur Ödülü ) kazanmış kariyeri boyunca. Yönetmen olarak da çokça emek verdiği Yeşilçam'dan ne kadar para kazanmıştır bilemem ( hepsi helal olsun ) ama hayata veda ettiğinde ardından düzülen övgülerin yaşarken kendisinden biraz esirgenmiş olduğunu düşünüyorum açıkçası. Ruhu şad olsun büyük ustanın.


1.05.2015

Wes Anderson sinemasında şiddet

Wes Anderson's Violence from Dávid Velenczei on Vimeo.

Wes Anderson'ı seviyoruz ( değil mi? ). Bir kere kendine özgü ve neredeyse ilk bakışta ayırt edilebilecek bir üslubu var. Mizah, duygu ve zekanın son derece dengeli bir biçimde harmanlandığı ve alabildiğine kontrollü bir görsellikle buluştuğu özgün bir üslup bu. Yukarıdaki kısa videoda David Velenczei almış eline makası ( Final Cut'ı desek daha doğru olur belki ) ve Anderson filmlerindeki şiddet içeren sahneleri kendi meşrebince birleştirmiş. Orteye da eğlenceli bir kolaj çıkmış. Yeni bir Wes Andersen filmi gelene kadar idare edeceğiz artık.

30.04.2015

Günün trailer'ı: The Visit



M. Night Shyamalan'ın yeni filmi The Visit yine korku/gerilim türünde elbette. Yönetmenin sinemasına alışık olanların yadırgamayacağı bir paranormal durum söz konusu ve bu kez yaşlılık meselelesi de bir hayli ön planda. Yukarıdaki trailer insanı merakta bırakıyor ne yalan söylemeli ama Shyamalan'da zaman zaman ciddi hayal kırıklığı yaşadığım için yine de temkinliyim. Bu arada 11 Eylül'de ABD'de vizyona çıkacak filmin afişi de hiç fena değil bence.


Don't Look Now yeniden mi çevrilecek?



Remake ya da bizim dilimizde söyleyecek olursak yeniden çevrim meselesi sinemanın sıkça başvurduğu bir yol. Özellikle de Hollywood'da konu sıkıntısı çeken yapımcılar son yıllarda işi iyice abarttılar ve geçmişte iş yapmış ( hatta bazen iş yapmamış ama kült olmuş ) ne varsa yeniden çekip piyasaya sürmeye iyice alıştılar. Bunu da farklı kisveler altında yapıyorlar. Bazen filme kaynak olan kitabı yeniden uyarlıyorlar ( ki bu da ne olursa olsun bir remake sayılabilir ), bazen de doğrudan filmin kendisini ele alıp bir takım küçük değişikliklerle bir kez daha çekiyorlar. Örneğin geçenlerde 1974 tarihli The Gambler'ın yen,iden çevrimi olan aynı adlı filmi izledim. James Caan'ın rolünü bu kez mark Wahlberg üstlenmiş ve yapımcılar arasında da ilk filmin senaristi James Toback'ın adı var. Bizzat Toback işin içinde olduğu için çok kötü bir film olmamış belki ama ilk filmin bir hayli karanlık ruh hali yeni çevrimde çağımızın izleyicisine uygun şekilde bir hayli yumuşatıldığı için etkisinden bir hayli kaybetmiş elbette ( John Goodman, Jessica Lange gibi oyuncuların birinci sınıf performanslarına rağmen ).

Gişede iyi iş yapmış filmlerin tüm devamı ve öncesi tüketildikten sonra yeniden çevrim çemberine dahil olması genellikle reboot şeklinde oluyor. yani zırt pırt yeniden başlayan Spider-Man, Superman, Batman serileri gibi. Bunlar tam ablamıyla remake sayılmıyorlar belki ama çıkış noktaları ( ve aslında varış noktaları da ) aynı: özgün konu bulunamadığı için aynı şeyi tekrar çekmek. Christopher Nolan ve Darren Aronofsky gibi çok az sayıda sinemacı dışında özgün bir senaryo için büyük bütçe bulabilen yönetmenler pek yok. Özgün fikirler hala az paraya çekiliyor ( bkz Coen Biraderler, Noah Baumbach, Wes Anderson vs ) ve bu da Hollywood'un içinde bulunduğu ciddi bir kriz aslında. Filmler ya çok büyük bütçelere çekiliyor ya da çok küçük bütçelere. Arası pek kalmadı. Belki Tarantino filmleri buna bir istisnadır ama işte o kadar. Stüdyolar gişe garantisi istiyor ve bu da özgün senaryolarla olmuyor onlara göre. Bu yüzden de eski filmlere başvuruyorlar genellikle. Çoğunlukla da hedefi ıskalıyorlar doğrusu. İstedikleri gişeyi alsalar bile yeniden çektikleri film, ilk filmin gölgesinde kalıyor ve izleyici ya da eleştirmenler tarafından beğenilmiyor. Hele bu film zamanında kült olmuş, kuşaklar tarafından sürekli izlenmiş bir filmse durum daha da acıklı oluyor ( bkz The Wicker Man, Carrie vb ). Anlaşılan şimdi de sıra 70'li yılların bir başka kült filmine, Don't Look Now'a gelmiş. 1973 yılında Nicolas Roeg tarafından çekilen ve aslen Daphne du Maurier'nin bir öyküsünden yola çıkan film sinema tarihinin en ünlü kültlerinden birine dönüşmüştü. Üstelik pek çok kült filmin aksine senaryosundan oyunculuğuna, kurgusundan görüntülerine kadar hemen her anlamda kusursuz bir filmdi Don't Look Now. Başrollerdeki Donald Sutherland ve Julie Christie'nin bir yandan giyindikleri, bir yandan da seviştikleri paralel kurguyla aktarılmış sahne sinema tarihinin en güzel sevişme sahnelerinden biri olarak anılır hala. Hal böyle olunca yeni bir Don't Look Now fikri insanın sinirini bozuyor elbette. Ne gerek var sahi? Gişe rekorları kırmayacağı belli herhalde. Altıncı His gibi bir şok gişe başarısı bekleniyor belki ama ilk filmin büyüsüne erişmesi imkansız bir yeniden çevrim başta Roeg olmak üzere onca insanın emeğine ve kimbilir kaç izleyicinin anısına haksızlık olmayacak mı? Gerçi henüz ne bir yönetmen var ortada, ne de oyuncular belli. Yani iş çekim aşamasına kadar gelemeyebilir. Çok da isabetli olur hani.


22.04.2015

Günün tasarımcısı: Andy Fairhurst



Özellikle sci-fi ve fantazi alanlarında ilginç tasarımlara imza atan Andy Fairhurst sinemadan da fazlasıyla beslenen bir grafik asarımcı. Britanyalı sanatçı Star Wars ve Back To The Future serileri için yaptığı tasarımlarla bir hayli ses getirdi. Gerçekten de son derece sağlam işlere imza attığını kabul etmek lazım.





21.04.2015

Cannes jürisinde kimler var



Bu yıl Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye Jürisi'ne Coen Biraderler'in başkanlık edeceği daha önce açıklanmıştı zaten. Aklımıza gelen sorulardan biri iki kişi başkan olacağına göre geri kalan üyelerin kaç kişi olacağıydı ( toplam 9 kişi oluyor normalde biliyorsunuz ). Hemen arkasından gelen soruysa iki eş-başkan arasında bir görüş ayrılığı halinde oylarının nasıl sayılacağıydı. Hemen söyleyeyim, Coen Biraderler dışında 7 kişi daha davet edilmiş jüriye, yani toplam yine 9 kişi var ( iki eş-başkan dahil ). Bu üyeler arasında Meksikalı sinemacı Guillermo Del Toro ve Hollywood yıldızı Jake Gyllenhaal ilk dikkat çeken isimler. Ayrıca jüride bir yönetmen daha var ki birçokları sevinecek, bazıları da gençliğini ileri sürerek şüphe beyan edecek: Xavier Dolan. Jüride Avrupa kıtasından üç kadın oyuncu var bu yıl: Soğhie Marceau, Sienna Miller ve Rossy De Palma. Fransız oyuncu Marceau uluslarası alanda belki Marion Cotillard, Juliet Binoche gibi isimlerin gölgesinde kaldı ama yeteneği ve karşyeri tartışılmaz elbette. İngiliz oyuncu Sienna Miller ise özellikle son yıllarda farklı karakterlere bürünerek adından söz ettirdi. Öyle ki yakında Oscar için iddialı isimler arasına girebilir. Rossy De Palma'yı özellikle Almodovar takipçileri iyi bilir. Uzun yıllardır Almodovar filmlerinde izleyici karşısına çıkan oyuncu farklı tipiyle beyazperdenin unutulmaz simaları arasına girdi. Jürideki son isimse sektörün belki çok bilmediği ama müzik alanında büyük başarılara imza atmış Malili müzisyen Rokia Traore. Kendisi aynı zamanda bir şarkıcı ve şarkı yazarı.

20.04.2015

Batman v Superman için 2 afiş



2016'nın merakla beklenen süper kahraman uyarlaması Batman v Superman: Dawn of Justice bir süre daha ortalarda yok malum, ama geçenlerde yayınlanan trailer'ın ardından şimdi de 2 afiş yayınlandı ve izleyicilerin ilgisinin canlı tutulması yolunda başarılı bir adım daha atılmış oldu. Gerçi 1 yaıldan fazla bir süre bu ilgi nasıl ayakta kalacak bilmem ama gördüğünüz afişlerin güzel işler olduğunu söyleyebilirim. Şahsen benim şimdilik filme dair tek ciddi endişem Ben Affleck'in varlığı; hem de Batman rolünde. Onun dışında kadro gayet sağlam.



Günün trailer'ı: Mr. Holmes



Sherlock Holmes herhalde dünyanın en tanınmış kurmaca karakteri. Sinemada olsun, TV'de olsun, onun kadar çok uyarlaması yapılan bir karakter daha yok. Belki onunla aşık atabilecek tek karakter Dracula olabilir, emin değilim. Şimdi de Ian McKellen Temmuz ayında vizyona çıkacak Mr. Holmes adlı filmde efsanevi karakterin kılığına bürünmüş. Bu kez Sherlock'u yaşlı bir detektif olarak görüyoruz. Diğer Sherlock uyarlamalarının çoğunda olduğu gibi Arthur Conan Doyle'un bir romanından ya da öyküsünden yola çıkan bir film değil bu; bu kez Mitch Cullin'in A Slight Trick of the Mind adlı romanı temel alınmış. Bill Condon'ın ( Dreamgirls, Gods and Monsters ) yönettiği filmde Ian McKellen'a Laura Linney ve Colin Starkey gibi isimler eşlik ediyor.

19.04.2015

Günün afişi



Bizde Özgürlük Yürüyüşü adıyla Şubat ayında vizyona giren Selma yılın dikkate değer filmlerinden biriydi. En azından evvelki yıl Oscar alan 12 Years A Slave'den daha iyi bir film olduğu kesin, Steve McQueen'i çok sevsem de. Yukarıdaki afişe yeni rastledım ve ilk bakışta çok etkilendim. Biraz geç de olsa sizlerle paylaşmakta bir sakınca görmedim, sizin de dikkatinizden kaçmış olabilir zira.