2.07.2010

Günün Afişi



2004 yılında kısa film dalında Oscar kazanan Aaron Schneider'in ilk uzun metrajlı filmi Get Low var bugün Günün Afişi köşemizde. Bağımsız bir film olan Get Low'un başrollerinde Bill Murray ve Robert Duvall var ( gördüğünüz gibi ). 30 Temmuz'da ABD'de vizyona giriyor ama bize gelir mi bilemem.

Örümcek Adam belli oldu



Birkaç aydır merak ediliyordu biliyorsunuz, yeni Spider-Man filminde başrolü hangi oyuncunun üstleneceği. Tobey Maguire'ın ayrılmasının ardından dünya çapında (!) bir arayış başlamış, birçok aday isim öne sürülmüştü. Nihayet seçim yapıldı ve genç İngiliz aktör Andrew Garfield rolü kaptı. Andrew Garfield adı bizde pek bilinmiyor ama meraklıları onu Red Riding üçlemesinin ilk filminden hatırlayacaktır. Burada gerçekten de birinci sınıf bir oyunculuk sergilemişti Garfield. 1970'li yıllarda Yorkshire'da öldürülen küçük kızların izini süren gazeteci rolünde delifişek ama duygularına yenik düşen heyecanlı bir genç portresi çizmiş ve açıkçası çokça takdirimi kazanmıştı. Spider-Man rolü elbette başka özelliklerini ön plana çıkaracaktır Garfield'in, ama bence böylesi bir rolü oynaması için biraz erken. Bu ölçeklerdeki Hollywood yapımları oyuncuyu bir hayli yıpratabilir. Yine de kariyeri için büyük bir adım sayılır. Hayırlısı.

1.07.2010

İşte bu tam Meryl Streep'e göre bir rol



Aslında Helen Mirren de oynayabilirdi belki ama iki Kraliçe'yi birden oynadığını düşünürseniz, bu da artık Meryl Streep'e kalsın. Yukarıdaki fotoğrafta da gördüğünüz gibi 1980'li yıllara damgasını vuran İngiltere Başbakanı, nam-ı diğer "Demir Lady" Margaret Thatcher'ın hayatı filme aktarılıyor ve başrolü de Meryl Streep üstleniyor. Gerçi proje henüz plan aşamasında ve Streep ile bir anlaşma sağlanmış değil. Yani her an herşey değişebilir. Ama görüşmeler sürüyor ve bir aksilik olmazsa Phyllida Lloyd'un ( Mamma Mia'nın yönetmeni ) yöneteceği Thatcher adlı filmde nemrutluğuyla ünlü politikacıyı Meryl Streep oynayacak. Kocası rolü için düşünülen isimse Jim Broadbent. Filmin merkezindeyse elbette Falkland hadisesi var.

Klasik Afiş



Bugünkü klasik afişimiz California Or Bust adlı sessiz filme ait. Bu filmi biraz da afişini beğendiğim için seçtim. Komedi olduğunu ve Phil Rosen'in yönettiğini biliyorum ama pek başka birşey de bilmiyorum. Başrolünde de Richard Dix var gördüğünüz gibi. Filmi değil ama yukarıda gördüğünüz posteri Amazon'dan satın alabilirsiniz.

Bu diziye dikkat: Rubicon



Bugün pilot bölümünü izlediğim yeni bir dizi Rubicon. Doğrusu ben pilotu beğendim. Eğer bir süre sonra sapıtıp, konuyu rating uğruna abuk sabuk bir yere çekmezlerse güzel olabilir. En çok da görüntülerin tonunu, görsel anlatımını beğendim galiba. Bazı renkleri abartıp, cilalı bir işe kalkışmamışlar. Aksine sakin sakin akan, pastel ve puslu görüntülerin hakim olduğu, saldırmayan bir görselliği tercih etmişler. Aynı sükunet oyunculuklara da hakim. Dizi kabaca, tam olarak nasıl bir kurum olduğunu anlamadığımız, istihbarat benzeri bir işle meşgul analistlerin çalıştığı bir birimde geçiyor. Burada işi gücü bütün gün dünyada olan bitenleri mercek altına alıp olası senaryolar üzerine fikir üreten son derece zeki tipler çalışıyor ve aralarından birinin zamansız ölümüyle işler ilginç bir hal alıyor. Daha önce The Pacific'te izlediğimiz James Badge Dale, Lili Taylor, Miranda Richardson ve Peter Gerety gibi isimlerin rol aldığı dizi 1 Ağustos'tan itibaren yayınlanmaya başlayacak. Bizde de çok geçmeden başlar herhalde.

30.06.2010

Günün Afişi


Bu kez bir film değil ama çok önemli bir şahsiyetin posteri var menüde. Richard Pryor stand-up komedyenlerin en iyilerinden biriydi. Lenny Bruce, Bill Hicks, Bill Cosby ayarında iyiydi yani. Çok da iyi bir oyuncuydu ve bir sürü iyi-kötü komedi filminde oynadı. Sağlık sorunları uzun süre peşini bırakmadı ne yazık ki. MS oldu, kalp krizi geçirdi, uyuşturucu kullandı vs. 2005 yılında 65 yaşında hayata veda etti. Yukarıda gördüğünüz Thank you. Good evening. Hope I'm funny. başlıklı posterse Ken Taylor imzasını taşıyor ve mondotees'de satılıyor.

Günün Filmi: Collapse




Bu belgesel filmi tesadüfen bulup izledim. Herhangi bir festivale getirilmemiş olmasına da şaşırdım açıkçası. Zira ticari gösterime girecek bir film değil ne yazık ki. Belki televizyonlarda izlenebilir, bilemiyorum. Collapse kimilerine göre komplo teorisyeni, kimilerine göreyse kahin olarak kabul edilen Michael Ruppert ile yapılmış uzun bir röportaj aslında. 80 dakika boyunca neredeyse hiç durmadan konuşan Ruppert enerjiden tutun da para politikalarına; CIA'in uyuşturucu kaçakçılığından kıyamet senaryolarına birçok konuda görüşlerini sıralıyor. Üstelik anlıyoruz ki bunu aslında çok uzun bir süredir yapıyor Ruppert. Şu anda halen içinde bulunduğumuz ekonomik krizi 2005 yılında öngördüğünü, petrole dair bağımlılığımız üzerinde ise 2001'den beri kafa yorduğunu anlatıyor. Söyledikleri yer yer çok korkutucu bana sorarsanız. Petrolün yerini alabilecek hiçbir enerji kaynağı olmadığını söylüyor ki, bir hayli endişe verici bir tez. Yatırım yapmak istiyorsanız sadece altın alın diyor mesela. Ya da gerçek tohum stoklayın, organik tohum diyor. Velhasıl, izlemenizi tavsiye derim. İyi kotarılmış, hiç sıkmayan, aksine aklınızda kalan bir film Collapse. Michael Ruppert'in hali ise anlattığı manzara kadar kötü neredeyse bugün. Zaten filmin yönetmeni Chris Smith de bir basın toplantısında "Ruppert'ın endüstriyel uygarlığın çöküşüne dair takıntısının onu nasıl çöküşe sürüklediğini göstermek istedim. Son tahlilde bu film, takıntının ele geçirdiği bir karakterin analizi" demiş.

Scorsese sette



Martin Scorsese yeni filmi Hugo Cabret'nin çekimlerine Londra'da başladı. Taxi Driver'dan beri hak ettiği Oscar'ı, çok da parlak bir film sayılmayacak ( eski filmleriyle kıyaslıyorum elbette ) The Departed ile alan usta yönetmen her filmini merakla beklediğim isimlerden biri. Her ne kadar eski filmleri daha saülam olsa da. Brian Selznick'in The Invention of Hugo Cabret adlı romanını beyazperdeye uyarlayan Scorsese 3 boyutlu olarak çektiği filmde başlıca rolleri Sacha Baron Cohen, Ben Kingsley, Asa Butterfield, Chloe Moretz, Ray Winstone ve Jude Law'a vermiş. İçinde yüzlerce illüstrasyon da olan roman sinemanın ilk büyük ustalarından Georges Melies'in hikayesini anlatıyor. Doğrusu romanı okumadığımı ama çok merak ettiğimi söylemek isterim. Filmi izlemeden romanı okuyacağım bu gidişle. Öte yandan film sanki Scorsese'den çok Tim Burton'a yakışacakmış gibi duruyor. Ya da Terry Gilliam'a. Ya da Jean Pierre Jeunet'ye hatta.

Klasik Afiş



Bu da Devamlılık Hatası'nın 2. yıl yeniliği olsun. Sizin için seçtiğim ilk Klasik Afiş de 1924 tarihli sessiz film America'nın afişi oldu. D. W. Griffith'in çektiği America yazar Robert W. Chambers'ın The Reckoning adlı romanından uyarlanmış. Griffith malum son derece milliyetçi bir sinemacıdır. Burada da yine bağımsızlık savaşı sırasında geçöen bir aşk hikayesi anlatıyor. Bütçesi bir milyon doları aşan filmin izleyiciye çok da ulaşamadığı, bunda da filmde gösterilen sömürgecilerle İngilizlerin kolay kolay ayrıştırılamamasının ( çünkü hepsi İngiliz kökenli aslında ) payı olduğu söyleniyor. Eleştirmenlerin de orta karar bulduğu filmin, ilginçtir, DVD'sini bulmak mümkün. Amazon'dan tabii.

29.06.2010

"1284" nedir dersiniz?



1284 Pele hakkında çekilmiş bir kısa film. Yapımcısı da Brezilyalı usta sinemacı Fernando Meirelles. Luciano Moura ve Nando Olival'ın birlikte yönettiği 1284, Pele'nin "Hayatımı yeniden yaşama imkanım olsaydı, attığım son golün Brezilya formasıyla olmasını isterdim" cümlesi üzerine kurgulanmış. Telekom şirketi Vivo'nun Dünya Kupası spotu olarak televizyonlarda dönen film Pele'nin attığı son golü usta futbolcuya yeniden yaşatıyor ve Pele bu kez aynı golü Arjantin takımına atıyor. Hem de 70 yaşında. Ben uzun uğraşlar sonunda youtube'a girdim ( Bakan Binali bey duymasın ) ve filmi izledim. 70 yaşında yeniden Brezilya formasını sırtına geçiren Pele Arjantin'e karşı sahaya çıkıyor ve gol atmak üzere fırsat kolluyor. Önce bir frikik atıyor ve top direkten dönüyor. Sonra bir kafa atıyor, o da az farkla kaçıyor. Derken sert bir faulle sakatlanıp oyun dışına çıkıyor. Ama ikinci yarı yeniden giriyor ve... sonunu söylememyim de bari siz izleyin. Hiç fena değil. 1284'ün ne olduğunu da anladınız tabii değil mi? Pele'nin kariyeri boyunca attığı gol sayısı.

Spike Lee'yi özleyenlere



Ben özledim mesela. Gerçi belgesel filmleri de çok güçlü gerçekten ama kurmaca bir Spike Lee joint her zaman iş yapar bizim mahallede ( yani evde demek istedim aslında, maksat jargon olsun ). Üretkenlik konusunda Woody Allen ile yarışacak kadar faal bir sinemacı olan Spike Lee şu sıralar Nagasaki Deadline adında bir film üzerinde çalışıyor. 2008 tarihli Miracle In St. Anna'dan bu yana sadece belgesel filmlere ( Kobe Doin' Work ve When The Levees Broke'un devamı ) vakit ayıran Lee iki yıl aradan sonra başladığı ilk kurmaca filminde bir terörist saldırıyı önlemek üzere zamanla yarışan bir FBI'nın başından geçenleri anlatıyor. Ben tabii ki Do The Right Thing ve diğer ilk dönem Lee filmlerini daha çok sevmekle birlikte Inside Man ya da 25th Hour gibi yeni dönem filmlerinin fena bulmam. O yüzden merakla bekliyorum. Tabii oyuncular falan belli değil henüz.

Günün Afişi



Bu kez bir festival afişi seçtim. Tesadüfen buldum bu afişi ve böyle bir festival olduğunu da bilmiyordum doğrusu. Afiş güzel, festival de, en azından fikren iyi gözüküyor. Underground filmler festivali, ilginçmiş doğrusu.