2.12.2011

Günün Afişi


The Cabin In The Woods ilk bakışta benzerlerini çokça izlediğimiz korku filmlerine benziyor. Ama öncelikle afişini beğendiğimi itiraf etmeliyim. Ayrıca filmin Cloverfield'in yazarları Drew Goddard tarafından çekilmiş olması da merakımı uyandırmıyor değil doğrusu. Joss Whedon da işin içinde, ki Buffy yüzünden onun da hayranı çoktur bildiğim kadarıyla. Ben hariç.

Sundance'te bir Türk filmi


Hafızam beni yanıltmıyorsa dünyanın en önemli bağımsız sinema festivali olan Sundance'e ilk kez bir Türk filmi kabul ediliyor. Raşit Çelikezer'i tebrik etmek lazım. Ne yazık ki ben Can'ı izleyemedim ama madem ki Sundance'e kabul edilmiş, izlemek farz oldu. Hemen hatırlatayım Can geçen Ekim ayında Antalya film Festivali'ne katılmış ve filmin küçük oyuncusu Berkan Demirbağ çocuk oyuncular arasında paylaşırılan özel ödülü alırken, film de Antalya Kent Konseyi İzleyici Ödülü'nü almıştı. Sundance'te En İyi Uluslarası Film kategorisinde yarışacak olan filmde Serdar Orçin ve Selen Uçer de rol alıyor.

Saul Bass'a özlem duyanlar için


The Title Design of Saul Bass from Ian Albinson on Vimeo.


"Niye özlem duyalım ki" diyebilirsiniz elbette, ne de olsa Saul Bass'in jeneriklerini yaptığı filmleri alıp izlemek, ya da hatta koleksiyonunu yapmak mümkün. Ama onun gibisinin gelmediğini de kabul etmek lazım. Yukarıdaki kısa derlemeyi Ian Albinson yapmış. İçinde Saul Bass'in klasikleşmiş jeneriklerini göreceksiniz ve eminim bazı filmleri yeniden izlemek gibi bir isteğe kapılacaksınız. Ben mesela The Man With The Golden Arm ya da Anatomy of A Murder'ı gözüme kestirdim.

Werner Herzog mu daha komik, Eddie Murphy mi?


Herzog'a sorarsanız kendi filmleri Eddie Murphy'ninkilerden daha komik. Doğrusunu isterseniz Eddie Murphy'nin mizahı zaten bana hiç komik gelmemiştir. Yani bu konuda Herzog'a hak vermek benim için çok kolay. Bir de kendi ağzından dinlemek isterseniz yukarıdaki videoya bir göz atın.

30.11.2011

Günün Trailer'ı: Rampart


İlk filmi The Messenger ile adından övgüyle söz ettiren Oren Moverman'ın yeni filmi Rampart geçen hafta ABD'de vizyona girdi. Oscar şansını kaçırmamak için sınırlı sayıda gösterime giren filmin bizde ne zaman gösterileceği belli değil ne yazık ki. Başrolünü Woody Harrelson'ın oynadığı filmin benim açımdan önemiyse senaryosunun James Ellroy imzalı oluşu. Polisiye sevdalısı biri olarak en sevdiğim yazarın James Ellroy olduğunu söylemekte hiç tereddüt etmem. L.A. Confidential'ın filminin de izlediğim en iyi suç filmlerinden biri olduğunu söyleyebilirim. Ama doğrusu The Black Dahlia'nın film uyarlaması hiç beklediğim ve umduğum gibi değildi. yani uyarlama deyince durup bir düşünmek lazım aslında. "Beyazperdede görüp göreceğiniz en kötü polis" iddiasıyla gelen film 1990'lı yıllarda yaşanan Rampart Skandalı'ndan yola çıkıyor. Umutlu ama temkinliyim.

Soderbergh'in yeni filmi The Bitter Pill


Tabii ki son anda her şey değişebilir. Geçen haftaya kadar The Man From U.N.C.L.E. adlı filmi çekeceğini sandığımız Steven Soderbergh aniden bu projeyi bıraktığını açıkladı ve herkesi ters köşeye yatırdı. Yine aynı şey olabilir ama şimdiki duruma göre Oscar ödüllü yönetmen The Bitter Pill adlı filmi çekecek. Filmle ilgili fazla bir bilgi yok ama ilaç endüstrisinde geçen bir gerilim olduğunu söyleyebilirim.

Harry Potter'dan Allen Ginsberg olur mu?


Soruyu biraz açmak gerekebilir belki. Tabii ki Harry Potter ve Allen Ginsberg isimlerini aynı cümlede kullanmak tuhaf kaçıyor ama aslında Harry Potter'ı canlandıran Daniel Radcliffe'i kastediyorum. Twitch'in haberine göre genç oyuncu yakınlarda çekilmesi planlanan Kill Your Darlings adlı filmde Allen Ginsberg rolünü oynamaya talipmiş. İşin aslı, bu haberin kaynağı da geçen hafta Fransız basınında çıkan ve "Radcliffe 2012'de eşcinsel bir karakteri canlandıracak" konulu bir başka haber. O karakterin de Allen Ginsberg olduğu iddia ediliyor. Kesinleşmiş bir şey yok anlaşılan ama yönetmen John Krokidas'ın çekeceği ve Ginsberg, Kerouac, Lucien Carr üçlüsünün ilişkilerinden yola çıkan filmde Radcliffe'in de oynayacağı dedikodusu fısıltı düzeyini aşmış durumda. Proje 2009'da ilk kez duyulduğunda bu rolü Jesse Eisenberg'in oynayacağı açıklanmıştı ama The Social Network sonrası bazı şeylerin değiştiğini düşünmek çok yanlış olmaz herhalde.Ayrıca yine ilk açıklanan kadroda Chris Evans'ın Kerouac, Ben Whishaw'un da Lucien Carr rolünde yer alacağı söyleniyordu. Bakalım ne olacak? Bu arada yukarıdaki soruya benim vereceğim yanıtın çok da olumlu olmadığını söyleyeyim. Ama Radcliffe'i Harry Potter dışında bir rolde izlemediğim için de kesin konuşmak istemiyorum.

Klasik sahne: True Romance


Tarantino'nun yazdığı en iyi sahne! Ve bir başkası çekti. Henüz yeterince ünlü olmadığı bir dönemde kendisi çekemediği için True Romance'in senaryosunu satan Quentin Tarantino herhalde Tony Scott'ın çektiği filmi izleyince biraz olsun sinir olmuştur. Kendisi çekse nasıl çekerdi, onu da merak ediyorum doğrusu. Tarantino'nun yıllarca bu sahneyi aşacak bir sahne yazmayı arzuladığını Inglorious Basterds için verdiği bir röportajda öğrendim. Inglorious'un başındaki uzun sahneyi kast ederek ( hani şu Albay Hans Landa'nın Fransız ailenin evine geldiği sahne ) "Nihayet Sicilyalı sahnesinden daha iyi bir sahne yazdım" diyordu QT. Ama heyhat, çok iyi bir sahne olsa da Sicilyalı sahnesi kadar iyi değil. Dennis Hopper ve Christopher Walken'ın karşılıklı döktürdüğü sahne diyalogları, oyunculukları, süresi ve atmosferiyle muhteşemdir. Bu arada geri planda henüz uluslararası şöhrete ulaşmamış James Gandolfini'yi ( The Sopranos desem ?) görüyoruz. Ve biliyoruz ki, Hopper'ın buzdolabındaki not bulunamk üzeredir ve Clarence'ı kurtarmak uğruna ölümü göze alan babası boşuna ölmüştür. Yukarıdaki bölümde o son anlar yok maalesef ama bu kadarıyla da mükemmel bir sahne. Bu arada şunu da belirteyim, Gary Oldman ve Christian Slater'ın karşılıklı sahnesini de çok severim bu filmde. Belki onu da başka zaman izleriz.

Terry Gilliam açıklıyor: Kubrick ve Spielberg arasındaki fark nedir?


Yukarıdaki kısa videoda Terry Gilliam'ın Kubrick ve Spielberg hakkındaki yorumları var. İki yönetmen arasındaki farklardan yola çıkan Gilliam sonrasında Schdinler's List'i eleştiriyor ve filmin neden hatalı olduğunu açıklıyor. Tabii kendince. Ben de katılıyorum Gilliam'a. Eleştirilerinde haklı. Bu arada Brazil'in en sevdiğim filmlerden biri olduğunu da buraya yazayım hemen. İzlemeyen herkese acilen tavsiye ederim.

29.11.2011

Ken Russell 1927 - 2011


Ken Russell'ın öldüğünü Londra'nın biraz dışındaki Potters Barn'da bir kafede kahvaltımı beklerken aldım. Karşımdaki duvarda asılı duran televizyon ekranında "son dakika" ibaresiyle geçen altyazıda Ken Russell'ın ölümü duyuruluyor ve oğlunun "uykusunda, huzur içinde öldü" sözleri aktarılıyordu. "Tam da yerinde aldım haberi" diye geçirdim içimden. Aklıma neredeyse çocuk yaşta, Sinema Günleri'nde izlediğim Valentino filmi geldi. Film, çok anlamadığım halde, beni bir hayli etkilemişti. Özellikle de hapishane sahneleri. Başrolde Rudsolph Nureyev vardı yanlış hatırlamıyorsam ve son derece sert bir filmdi. Daha sonra Music Lovers'ı seyrettim. Çaykovski'nin hayatını anlatan filmde ünlü besteciyi Richard Chamberlain canlandırıyordu. Beni Valentino kadar etkilemedi gerçi ama yine beğendiğimi hatırlıyorum. Tommy'yi ise birkaç yıl daha sonra, ergenlik yaşlarımda izledim. Tam da rock müzikle haşır neşir olmaya başladığım, The Wall'u Emek Sineması'nda defalarca izlediğim yıllardı. Asıl favorim The Wall'du elbette ama Russell'ın yer yer kırık bir aynadan yansırmışcasına tuhaf bir etkiyle anlattığı Tommy müzikali de çok çarpıcıydı doğrusu. tabii hemen şarkılar ezberlendi, sahneler etüd edildi, The Who üzerine araştırmalar yapıldı vs... Video çılgınlığının yaşandığı yıllarda izlediğim Altered States ise o sıralar fena halde korku sinemasına takmış olan grubumuzda pek popüler olmuştu. Yine 80'li yıllarda çektiği Gothic adlı filmi çok gecikmeden sinemada izlediğimi hatırlıyorum. Julian Sands'in Shelley'i, Gabriel Byrne'ün Lord Byron'ı oynadığı film o sıralar henüz okumadığım yazarların başından geçen bir geceyi anlatıyordu ve benim çok hoşuma gitmişti. Sonradan korku edebiyatının en önemli ürünlerinden bazılarını ( Frankenstein örneğin ) veren yazarları daha yakından tanıdığımda filmin hikayesi daha bir oturdu kafamda ama doğrusu filmi bir kez daha izlemedim. Yine Emek Sineması'nda izlediğim Crimes of Passion çok fazla beğendiğim bir film olmadı belki ama bazı sahnelerinin aklımdan silinmediği düşünülürse aslında bir hayli sağlam bir filmmiş demek ki. Devils ve The Women in Love'ı ise henüz izlemediğimi itiraf eder, ilk fırsatta izleyeceğimi belirtmek isterim. İşin aslı İngiliz sinemasının o döneminde beni daha çok etkileyen yönetmen Nicholas Roeg olmuştur hep. Ken Russell'ın sinema anlayışı bana biraz fazla rafine geldi hep doğrusu. Kendisi de öyle bir adam gibi gelmiştir bana. Rafine ama kontrol edilemez. Dikbaşlı ve politik. Tehlikeli. En çok da kendine zarar veren cinsten. Hayat hikayesine dair detayları incelemenizi tavsiye ederim.

21.11.2011

Klasik sahne: Double Indemnity



Film Noir ya da Kara Film denince akla gelen ilk filmlerden biridir Double Indemnity. Billy Wilder'ın da en iyi filmlerinden biridir diyeceğim ama Wilder'ın kötü bir filmi de aklıma gelmiyor doğrusu. Bazen ona haksızlık edildiğini bile düşünmüşümdür. Bir gözünüzün önüne getirin, Sunset Boulevard, Some Like It Hot, Witness For The Prosecution, Stalag 17, Sabrina, Ace In The HOle, The Lost Weekend, The Apartment... Birbirinden çok farklı tür ve konularda muhteşem filmler çekmiştir Wilder. Double Indemnity ise muhtemelen benim en sevdiğim filmidir. Her sahnesini ayrı severim ve az daha sırf bu yüzden yapamayacaktım. seçemediğim için yani. Sonuçta bu yukarıdaki sahnede karar kıldım, çünkü sırf o kapı arkasındaki gerilim anları bile yeter doğrusu. Bu arada Fred McMurry'nin bu filmle sinema tarihine geçişi de ayrı bir hikaye. Walter Neff rolü için James Cagney, Alan Ladd, Spencer Tracy, Gregory Peck gibi birçok aktörle görüşen ve hiçbirine rolü kabul ettiremeyen Wilder artık George Raft'a kadar düşmüş. Ama onunla da anlaşamamışlar zira Raft oynadığı rolün gizli bir polis detektifi olduğunu sanacak denli aptalmış ( ya da aptalı oynamış ). Fred McMurry ise o zamana kadar hep hafif komedilerde oynayan bir aktör olduğu için rolü önce istememiş, hatta Wilder'a "Hayatınızın hatasını yapıyorsunuz" demiş ama yönetmen azimle onu çalıştırarak role hazırlamış. Çok da iyi yapmış bana sorarsanız. McMurry bugün komedi filmleriyle değil Double Indemnity ile hatırlanıyorsa onun sayesindedir.

20.11.2011

Natalie Wood davası yeniden açılıyor


Natalie Wood'un ölümü Hollywood'un en trajik ve en gizemli olaylarından biridir. Marilyn Monroe'nun ölümü gibi. 1981 yılında boğularak ölen Wood'un başına ne geldiği, kazayla mı suya düştüğü yoksa cinayete mi kurban gittiği konusu birçok spekülasyona konu oldu yıllarca. Onun kocası Robert Wagner tarafından öldürüldüğüne inanaların sayısı hiç de az değildir. Wagner ve oyuncu dostları Christopher Walken ile birlikte bir tekne gezisi sırasında ölen Natalie Wood'un başına gelenler o zamanalar kaza olarak kayıtlara geçmişti ama anlaşılan bu açıklama birçok kişiyi tatmin etmemiş olacak ki, yıllar sonra Los Angeles polisi davayı yeniden açmaya karar vermiş. Cuma günü Los Angeles emniyetinden Lt. John Corina olayla ilgili yeni bulgulara ulaşıldığını açıkladı ama konuya ilişkin daha fazla ayrıntı vermedi. Öte yandan Wood'un öldüğü teknenin kaptanı Dennis Davern daha önce polise yalan söylediğini ve aslında Wood ile Wagner arasında bir kavganın çıktığını ve ünlü yıldızın da bu yüzden öldüğünü açıkladı. Gerçi Davern bu açıklamaları daha önce de yapmış ve çok ciddiye alınmamıştı ama bu sefer belki farklı olur. Şunu da söylemekte fayda var belki, Corina ısrarlı sorular karşısında Robert Wagner'in şüpheli ya da zanlı konumunda olmadığını açıklamış. İlginç bir durum söz konusu anlayacağınız. 43 yaşında hayata veda eden Natalie Wood kariyerinde hiç Oscar ödülü alamamış ama 25 yaşından önce 3 kez aday gösterilerek hala tekrarlanamayan bir başarıya imza atmıştı.