10.08.2010

Puşkaş beyazperdede



Futbolun en büyük efsanelerinden Macar futbolcu Ferenc Puşkaş'ın hayatı film oluyor. Yapımcılığını Adam Nemenyi'nin üstlendiği filmin henüz bir yönetmeni yok ama bu iş için Macar bir sinemacı arandığını söyleyebilirim. Bütçesi 10 milyon Euro olarak belirlenen film Macar - İrlanda - İspanya ortak yapımı olacak. Oyuncu kadrosu ve kamera arkası ekibin büyük çoğunluğu Macarlardan oluşacak ama başrolü İngiliz bir yıldız üstlenecek. 2012'de gösterime girmesi planlanan filmde Puşkaş rolünü kimin oynayacağı sorusu bu noktada biraz spekülasyona açık anlayacağınız. Eğer başrolü bir İngiliz oynayacaksa ( ki başrol Puşkaş olsa gerek ) akla David Beckham adı geliyor, değil mi? Ama bu rolü illa bir futbolcu oynayacak diye bir kural da yok elbette. Herneyse, bu konuda bir gelişme olduğu anda size de bildiririm, telaşa mahal yok. Bu arada, Puşkaş'ın İrlandalı aktör Colin Farrell'a da benzediğini düşünmüyor değilim doğrusu. Olabilir mi?

9.08.2010

Harvey Pekar'ın anısına



Öleli bir ay kadar olmuş ama ben ancak şimdi fark ediyorum ( offline olduğum döneme denk düşmüş ). Bana hatırlatan da Helen Mirren'in tişörtü ( aşağıda ) oldu doğrusu. Harvey Pekar en çok otobiyografik nitelikler taşıyan American Splendor adlı çizgi romanıyla tanınır herhalde. Pekar'ın yazdığı ve Dark Horse Comics ve DC Comics etiketleriyle 39 sayı çıkan American Splendor 2003 yılında sineya da aktarılmıştı. Başrolünü Paul Giamatti'nin üstlendiği filmde Pekar da rol almış ve kendini canlandırmıştı. Pekar'ın ilginç kitaplarından biri de Beat Kuşağı'nın tarihini anlattığı ve Ed Piscor'un resimlediği The Beats ( yukarıda ) adlı çizgi romandı. Prostat kanserine yenik düştüğünde 70 yaşındaydı.

5.08.2010

Kritik: Inception



Dikkat!! Bu yazıyı filmi izlememiş olanlar okumasın, okursa da küfür etmesin lütfen..

Bazı filmler vardır, izlecinin hayata bakışını değiştirir. Bazı filmler vardır, izleyicinin sinemaya bakışını değiştirir. Bazı filmler vardır izleyenin hayatını değiştirir. Bunlar iyi, hatta önemli filmlerdir. Ama bir de "büyük" filmler vardır, onlar yukarıda saydığım etkilerin hepsini birden yapar. Ne yazık ki Inception bu filmlerden değil. İyi bir film muhakkak, hatta belki önemli olduğunu bile söyleyebilirim ( çok da hevesli olmamakla birlikte ) ama büyük bir film asla değil.



Jonathan Lehrer filmin tamamının bir rüya olduğunu iddia ediyor. Kendisi önemli bir sinirbilimci. Filmi kendi açısından yorumlarken böyle bir sonuca varmış olması çok şaşırtıcı değil ve haklı da olabilir. Bir başkası da sinemanın zaten bir rüya olduğunu iddia edebilir elbette. Ya da tüm sanatın, tüm yaratının. Bu anlamda filmin bir rüya olduğu tezi ilginç ama çok da büyük bir buluş değil doğrusu. Öte yandan herşeyin bir rüya olduğu tezi izlediğimiz filmi eleştirmeyi de imkansız hale getiriyor ve bu da hiç sevmediğim bir şey. Tabii ki yorumlamak mümkün ( rüyalar yorumlanmak için değil midir zaten ?) ama rüya denilen deneyimin dramatik mantığa uymak zorunda olmadığını düşünürseniz ele avuca gelmez bir şeyle karşı karşıya olduğumuzu kabul edersiniz. Yani eleştirmeye kalktığınız, ya da hatalı olduğunu işaret ettiğiniz herşey bir anda "ama bu bir rüya" savıyla duvara toslayacak. Oldu.



Yine Lehrer'in kaynak gösterdiği Devin Farci ( Chud.com) Inception'ın "film çekmek üzerine çekilmiş bir film" olduğunu iddia ediyor ki, bu biraz daha ilginç. Farci, Leonardo DiCaprio'nun bir röportajında Inception'ın Fellini'nin başyapıtı 8 1/2'a benzettiğini hatırlatıyor ve filmin soygun ekibinin tıpkı bir çekim ekibi gibi yapılandırılışına dikkat çekiyor. Buna göre, Cobb filmin yönetmeni; araştırmaları yapıp, ekibini nerede uyuyacağını saptayan Arthur da yapımcısı. Mimar Ariadne filmin senaristi, Eames ise oyuncusu ( madem ki başkasının rolünü üstleniyor ). Filmin teknik sihirbazı ise tabii ki Yusuf. Gelelim Saito ve Fischer'e. Bunların da ilki filme para yatıran kapitalist zengin ( hani zırt pırt "nasıl gidiyor" diye sete gelkmek isteyen ) ve diğeri de hedef, yani izleyici. İzlediği rüyadan ( filmden ) etkilenen, değişen ( en azından varsayımsal olarak ) insan. Tam ikna edici olmamakla beraber güzel bir çözümleme yapmış Farci. Ama yine de bu okumaların biraz zorlama olduğu kanaatindeyim. Daha da ileri giderek, büyük filmlerin bu okumalara ihtiyacı olmadığını düşünenlerdenim açıkçası. Ama bu apayrı bir tartışma konusu ve yanılıyor da olabilirm, önemli değil.



Inception ile ilgili olarak benim asıl takıldığım nokta filme olduğundan fazla önem atfediliyor oluşu galiba. Evet iyi bir film ama bazılarının iddia ettiği gibi yüzyılın en muhteşem filmi falan değil. Son 10 yıl içinde beni Inception'dan daha fazla heyecanlandıran birçok film seyrettim ve bazılarında da Christopher Nolan imzası vardı üstelik. Bence The Prestige ve The Dark Knight kesinlikle Inception'dan daha fazla etki bırakmış filmler benim üzerimde. Sanıyorum Nolan'dan önemli bir adım bekliyordum ve Inception'da bunu görememek beni hayal kırıklığına uğrattı. Yoksa beğendiğim bir film hakkında, sırf dünyamı altüst etmedi diye, bu kadar uzun ve neredeyse olumsuz yargılar içeren bir yazı kaleme almazdım. Anlaşılan ben bir David Lynch hamlesi bekliyormuşum Nolan'dan. Lynch'i taklit etmesi anlamında söylemiyorum elbette, sinemasını benzersiz kılması manasında yapıyorum bu benzetmeyi. Üstelik Inception'ın çokça övülen mekan tasarımlarının da son derece sıradan kaldığını düşünüyorum. Bunlar düşsel mekanlar mı allah aşkınıza? Gilliam'ın Brazil'ini izleyin çok rica ederim ve düşsel mekan nasıl olur ondan sonra konuşalım. Evet, tüm kentin kendi içine katlanması imgesi çok etkileyici ama hikayenin içinde bir işlevi olmadığı sürece çok anlamlı gelmiyor doğrusu. James Bond bile Q'nun ona küçük demolarla tanıttığı teknolojik oyuncakları mutlaka kullanır ve bu sayede hayatı kurtulur, ama nedense burada o eğilip bükülen mekanlardan biz bir işlev çıkaramıyoruz. Ya da çıkarıyoruz ama olmasa da olur kabilinden.



Bir de bu kadar düşsel bir yapının ne kadar tıkır tıkır gittiğini fark ettiniz mi? En heyecanlı rüyalarımızı bile bölük pörçük hatırlıyoruz ama hernasılsa bu filmde herşey alabildiğine düzenli, sıralı, disiplinli. Akademik neredeyse. Fazla kitabi, tüm o aşk, delilik, intihar, tutku gibi yoğun duygulanımlara rağmen. Bunu aslında eleştirmek için söylemiyorum, sadece dikkatimi çeken tuhaf bir ayrıntıydı. Buradan hareketle aslında filmin kendi içinde hemen herşeyi açıklamış oluşu da beni mutsuz etti açıkçası. Ama bu çok kişisel bir rahatsızlık elbette, bir gereklilik ya da eksiklik değil. Daha fazla uzatmamak adına kısa kesiyorum ve son olarak şunu söylemek istiyorum; bir film uzun zaman aklınızda kalıyorsa ve hemen tekrar izleme isteği uyandırıyorsa sizin için önemli bir filmdir. Bu öyle olmadı maalesef. ****

Coppola'nın rüyası gerçek mi oluyor?


Francis Ford Coppola neredeyse 30 yıldır Jack Kerouac'ın On The Road adlı kült romanını sinemaya uyarlamayı hayal ediyordu. Anlaşılan bu hayalini yakında gerçeğe dönüştürebilecek. Viggo Mortensen ve Amy Adams'ın filmde başrollerden ikisini üstleneceği haberi bu konuda aldığım son duyumlardan. Bu arada şunu hemen belirteyim, Coppola filmin yapımcılığını üstlenecek. Yönetmen koltuğundaysa Walter Salles oturacak. Kadroda ayrıca Kirsten Dunst, Kristen Stewart, Sam Riley gibi isimler de var. Senaryoyu ise Salles'in The Motorcycle Diries adlı filmini de senaryolaştıran Jose Rivera yazdı. Çekimler her an başlayabilir. Normanlde bu kadar kült olmuş romanların filmlerinden fazla bir beklentim olmaz ama Salles ve Coppola adlarının bir araya gelmesi olumlu yönde bir "acaba" sorusu getirmiyor değil aklıma. İnşallah diyelim.

3.08.2010

Salinger



20. yüzyıl edebiyatının en ilginç şahsiyetlerinden biri olan J.D. Salinger'in hayatını anlatan bir belgeselin adı bu. Salinger. Catcher In The Rhy ( Gönülçelen ve Çavdar Tarlasındaki Çocuklar adlarıyla iki kez çevrilmişti dilimize ) adlı yegane romanıyla kendisinden sonra gelen hemen tüm kuşakları etkileyen Salinger münzevi hayatıyla da en az eserleri kadar ilgi çekmiş bir yazardı. Nerede oturduğu bilinmez, asla fotoğraf çektirmez ve tabii ki röportaj falan da vermezdi. En azından 1980 yılından sonra vermedi. Edebiyat tarihinin en iyi saklanmış sırrıydı desek çok da yanlış olmaz herhalde. Ama şimdi bu sırrı az da olsa aydınlatacak bir film geliyor. Yukarıda gördüğünüz fotoğraf da daha önce gün ışığına çıkmamış bir görüntü. Newsweek sayfalarında belirene kadar hiç bir yerde yayınlanmamıştı. Bu fotoğrafı medyaya veren de Salinger belgeselinini yönetmeni Shane Salerno. Shaft adlı filmin ( ama ilk Shaft değil, 2000 tarihli olan ) senaristi olarak adını duyuran Salerno yıllardır Salinger'in hayatını perdeye aktarmaya çalışıyordu. Film nihayet bitmiş. Filmin yanısıra yine Salerno ve David Shields'in imzasını taşıyan 800 sayfalık The Private War of J. D. Salinger adlı bir de kitap yayınlanacak. Her ikisi de önemli elbette ama Salinger'ın şu yatak odasındaki fotoğrafı bile büyük bir olay aslında. Fotoğraf Nisan 1968 tarihli. Salinger 49 yaşında burada. Boşanalı çok olmamış ve hayatının 45 yılını geçireceği inzivaya gireli de 3 yıl kadar olmuş. Gayet şık görünüyor ( kravatı falan ) ve ayakkabısını giyiyor. Belli ki dışarı çıkacak. Peki fotoğrafı çeken kim? İşte bunu bilmiyoruz. Filmi izleyince anlayacağız herhalde. Ama Salinger için önemli biri olduğuna şüphe yok. Bu arad sözü geçen filde E.L Doctorow, Tom Wolfe ve Gore Vidal gibi yazarlardan tutun da, Philip Seymour Hoffman, Martin Sheen, John Cusack ve Edward Norton gibi Hollywood'a ünlülerine kadar birçok tanınmış isimle yapılan röportajlar da yer alıyor.

Reitman ve Cody yeniden bir arada



Hollywood'un genç yetenekleri, yönetmen Jason Reitman ve senarist Diablo Cody bundan birkaç yıl önce kariyerlerini ateşleyen Juno'dan sonra bir kez daha birlikte çalışmaya hazırlanıyorlar. Diablo Cody'nin senaryosunu yazdığı Young Adult adlı filmi yönetecek olan Reitman başrolü Charlize Theron'a vermeye niyetli. Henüz kesinleşmiş omamkla birlikte, filme Ekim ortası gibi başlamayı düşünüyorlar. Şahsi fikrimi soracak olursanız, Juno'yu da, Up In The Air'i de çok beğenenlerden değilim. Jennifer's Body'nin de beklentilerimi ( neyse onlar da) karşıladığını söyleyemem. Yani Reitman ve Cody'nin kendilerinden menkul yetenekleri beni çok etkilemiş değil. O yüzden bu yeni film de beni çok heyecanlandırmadı ama bazılarına çok çekeceği geleceği kesin.

Son durum: Moscow



Bir süredir yeni Jack Ryan filmi Moscow için yönetmen arayışı sürüyor biliyorsunuz. Tom Clancy'nin en popüler kahramanı Jack Ryan'ı en genç haliyle izleyeceğimiz bu yeni filmde başrolü Chris Pine'ın üstleneceğini daha önce yazmıştım zaten. Yeni gelen haberlere göre şimdi filmin yönetmeni de belli olmak üzereymiş. Lost dizisini yapımcı ve yönetmenlerinden Jack Bender her an Paramount ile sözleşmeyi imzalayabilir. Yani büyük bir aksilik olmazsa filmin yönetmeni bulunmuştur. Tom Clancy hayranlarına duyurulur.

2.08.2010

Hammer afişleri kitap oldu



Çok da güzel olmuş. Önümüzdeki Ekim ayında piyasaya çıkacak olan The Art of Hammer bir dönemin en kült ( ne demekse ) korku filmlerini çeken Hammer stüdyolarının birbirinden güzel afişlerini bir araya getiriyor. Dünyanın dört bir yanındaki özel koleksiyonlardan derlenmiş 300 afişin toplandığı kitap 30 dolara satışa sunulacak. Adres Amazon elbette.

Çizgi romandan sinemaya yeni transferler



Neyse ki bu seferkiler öyle Spider-Man ya da Iron Man gibi süper kahraman uyarlamaları değil. Duyurmak istediğim filmlerin ilki Spirit'in yaratıcısı Will Eisner'in eserlerinden uyarlanacak. 2005'te öldüğünde ardında birbirinden ilginç çizgi roman ve öyküler bırakan Eisner'in mirası şimdi dört yönetmen tarafından beyazperdeye aktarılacak. A Contract With God adlı film için bir araya gelen dört sinemacı ve uyarlayacakları dört hikaye ( ki zaten aynı adlı seçkinin bölümleri bunlar ) şöyle sıralanıyor: Alex Rivera - "A Contract With God", Tze Chun - "The Street Singer", Barry Jenkins - "The Super" ve Sean Baker - "Cookalien".



Sözünü etmek istediğim ikinci çizgi roman uyarlamasıysa Avustralyalı çizer Ashley Wood ile yazar T.P Louise'in imzasını taşıyan "Lore". Masallarda ve halk söylencelerinde anlatılan tüm yaratıkların ( ve canavarların ) gerçekten var olduklarını keşfeden genç bir adamın maceralarını anlatan Lore ne zaman, kim tarafından sinemaya aktarılacak henüz belli değil. Hatta belki de uzun bir zaman hiç haber bile alamayabiliriz. Fazla heyacanlanmayın yani.

Olly Moss yine döktürmüş



Şüphe yok, Olly Moss'un tasarımlarını çok seviyorum. Bu yeni tasarımları da yine çok iyi. Bunları Levi's'ın bir turnesi için hazırlamış Moss. Amerika'nın ünlü mekanlarında gösterilecek bir seri ünlü film için.

Günün Afişi



Geçenlerde düzenlenen Comic-Con'un en çok ilgi çeken filmlerinden biri de Battle: Los Angeles oldu. Filmi henüz gösterime girmedi elbette ama şimdiden heyecan yarattığını söyleyebilirim. Konusu yine uzaylı istilası. Yani çok uçuk bir şey beklemeyin. Ama iddialı bir filme benziyor, orası kesin. Gerçi District 9'dan sonra bu mevzuya nasıl bir açı getirilebilir onu da bilemiyorum ama aşılması gereken filmin o olduğu da kesin. Battle: Los Angeles bu beklentiyi karşılar mı derseniz, sanmam. District 9 gibi yenilikçi bir bakış açısı yok anladığım kadarıyla ( bu arada her iki filmin yönetmeninin de, yani hem Neill Blomkamp'in hem de Battle'ın yönetmeni Jonathan Liebesman'ın Güney Afrikalı olduğunu söylemeliyim ). Kabaca, Los Angeles'ı bir savaş bölgesine çeviren istilacı uzaylılara karşı mücadele yürüten bir deniz piyadesinin maceralarını anlatıyor. Başrolde Aaron Eckhart var. Ona Michelle Rodriguez, Michael Pena ve Bridget Moynahan eşlik ediyor. Daha fazla bilgiye ulaşmak isteyenler Sony'nin tüm afişlerin altına koyduğu adrese başvurabilirler. Film Mart 2011'de vizyona çıkıyor bu arada.

Kritik: The A-Team



80'li yıllarda yayınlandığında çok da meraklısı değildim A Takımı'nın. Benim tercihim Görevimiz Tehlike idi daha çok. O yüzden bu sinema uyarlamasını diziyle karşılaştırmak gibi işe kalkışmayacağım. Doğru dürüst hatırlamıyorum bile. Ama filmin fazlasıyla iddialı olduğunu söyleyebilirim. Gerçi bu tip filmlerin çoğunda olduğu gibi yine aksiyon sahnelerinde bir hayli sıkıldım ama dökülen paranın miktarını da gözardı etmemek lazım, bayağı uğraşmış adamlar. Oturup da uzun uzun manasız analizler yapacak değilim ( bunu gerektirecek herhangi bir alt okuma olduğuna da inanmıyorum doğrus, varsa da çok iyi saklamayı başarmışlar ), o yüzden önemli tespitler, fiyakalı cümleler beklemeyin. Son tahlilde orta karar biğr aksiyon film işte. Biraz daha uzasa sıkıcı olabilirmiş ama dozunu fena ayarlamaışlar herhalde ki, uyuklamadım en azından. Dizide merkezi bir yere sahip olduğunu anımsadığım Barrcus tiplemesi sinema uyralamasında en zayıf halka olmuş bence. Dirk Benedict'in rolünü üstlenen Bradley Cooper ekibin en çok öne çıkan adamı olmuş. Fena da oynamamış. Liam Neeson çok daha derinlikli rollere yakışan bir oyuncu olmasına rağmen sırıtmamış ve zevahiri kurtarmış. District 9'da çok beğendiğim Sharlto Copley ise ne yazık ki yeterince ekran zamanı alamadığı için harcanmış. Film yüksek tempolu aksiyon sahneleriyle başlıyor ve uzun süre de hız kesmiyor ama nefes aldığı kimi yerlerde de bocalamıyor. Hikayenin entrikası çok derin ve zorlayıcı değil öte yandan ve bu da işin sıkıcı kısmı. Yine de izleniyor mu, izleniyor. ***