11.10.2010

Banksy'nin Simpsons yorumu şahane




Bilen bilir, Banksy sokak ressamlarının en namlılarındandır. Graffiti hadisesine yeni bir boyut kazandırmış, işin muhalif yönünü eni konu yeniden biçimlendirmiştir. Yüzünü pek gören de yoktur bu arada. Yukarıdaki kısa video Banksy'nin ünlü The Simpsons dizisi için tasarladığı bir açılış sekansı. Son derece muhalif bir iş çıkarmış Banksy ve kanal yönetimi de yayınlamakta bir sakınca görmemiş. İzleyin ve halimize ağlayın. Ya da ağlamayın ama takdir edin.

8.10.2010

Philip K.Dick deyince



Tam adı Philip Kindred Dick. 1928 Chicago doğumlu Amerikalı yazar topu topu 53 yıl yaşadığı hayatında 120 civarında öykü ve 40'tan fazla roman yayınladı. Bilim-kurgu türünde eserler veren Dick'in yazdığı roman ve öykülerde çoğunlukla distopik bir dünya tasarımı hakim ve yine büyük bir çoğunluğu totaliter rejimlerle yönetilen ülkelerde geçiyor. Karanlık bir gelecek tasavvuru var anlayacağınız. Romanlarından yapılan uyarlamalar da ekseri iyi sonuç veriyor. Benim şahsi sıralamam şöyle bu konuda.



Blade Runner ( 1982 ) Ridley Scott'ın Do Androids Dream Of Electric Sheep? adlı romandan uyarladığı film gerçek bir distopik başyapıt. Karanlık, romantik ve yine karanlık bir film. Yazarın romanlarından yapılan uyarlamalar içinde belki de en varoluşsal olanı. Ridley Scott'ın da muhtemelen en iyi filmi. Bu arada tarihte en çok versiyonu olan filmlerden birisi olsa gerek. Bendeki DVD'si tam 4 disklik bir kutu ( ki 5 DVDlik kutu da var ) ve ufak tefek farklarla ( ama önemli anlamlar ifade eden farklar ) 4 versiyon içeriyor. Toplam 5 versiyonu var filmin yanılmıyorsam. Hepsini izlemek yorucu olabilir tabii ama izlemek lazım.



A Scanner Darkly ( 2006 ) Philip K. Dick'in uyuşturucuyla yaşadığı deneyimlerin ön planda olduğu filmi Richard Linklater çekti. Çekildikten sonra tüm karelerin tek tek yeniden çizildiği film bu haliyle bir asit deneyimini andırıyor ve romanın yaratmak istediği hissi tuhaf bir şekilde yakalıyor. Başrollerde Keanu Reeves ve Robert Downey Jr. gibi isimlerin yer aldığı A Scanner Darkly her ne kadar ironik bir mizahla örülü olsa da yine karanlık bir dünya tasavvuruna sahip.



Minority Report ( 2002 ) Steven Spielberg'ün teknolojinin tüm nimetlerinden yararlanarak çektiği Minority Report tıkır tıkır işleyen bir makine gibi. Gerilim, aksiyon, ne ararsanız var. Yine distopik bir alem, yine totaliter bir rejim ve yine kendini kurtarmaya çalışırken daha da sıkışan bireyler... Ama dikkat, romanın sonundaki karanlık bakış Spğielberg'ün filminde tersine çevrilmiş. Bu da filmin en büyük falsosu.



Total Recall ( 1990 ) Yazarın We Can Remember It For You Wholesale adlı öyküsünden uyarlanan film yine tüm Philip K. Dick işaretlerini taşıyor. Aslında çok popüler bir film Verhoeven'inki ve hiç de fena değil ama nedense benim en az sevdiğim Philip K. Dick uyarlaması. Belki de Arnie'ye olan alerjimdendir.

Ridley Scott'dan yeni bir Philip K. Dick uyarlaması



Ama bu kez televizyon için. Bilim-kurgu sinemasıyla az çok tanışıklığı olan herkes bilir ki, Ridley Scott'ın kariyerinde Philip K. Dick'in çok önemli bir yeri vardır. Yazarın Do Androids Dream Of Electric Sheep? adlı romanından hareketle uyarladığı Blade Runner bilim-kurgu sinemasının başyapıtlarından biri olarak kabul edilir malum. Blade Runner'dan 28 yıl sonra Scott bir kez daha Philip K. Dick uyarlaması yapmaya karar verdi ve yazarın The Man In The High Castle adlı romanını televizyona uyarlamak üzere kolları sıvadı. Söz konusu uyarlama 4 saatlik bir mini dizi olacak ve Scott BBC ile işbirliği yapacak. Dizi romana ne kadar sadık kalacak bilemiyorum ama The Man In The High Castle 1962 yılında faşist rejimle yönetilen eski ABD'de geçiyor ve anlaşılacağı üzere alternatif bir tarih akışı öneriyor.

Günün Afişi



Leslie Ditto'nun bu afişi biraz karikatüre kaçıyor ama yine de Hunter S. Thompson'a ve Terry Gilliam'a hürmeten menüye aldım.

Kusturica hadisesi



Tepki göstermek herkesin hakkı bence. Yani Semih Kaplanoğlu ve Bal ekibindekiler Kusturica'nın festivale geliyor oluşunu eleştirmek, protesto etmek hakkına tabii ki sahipler. Buna şüphe yok. Ama öte yandan Uğur Vardan'ın bugünkü yazısında dediği de doğru. Kusturica'nın festivale, hem de jüri üyesi olarak katılacağı, haftalar öncesinden belliydi. Keşke Bal ekibi hemen o zaman bu protestoyu yapsalardı ve öncü olsalardı da, başlayan çeşitli protestoların ardına takılarak akıllarda soru işaretleri uyandırmasalardı. Bu işin birinci yönü. Gelelim asıl meseleye. Yani Kusturica'nın festivale katılıp katılmaması meselesine. Benim gözümde Kusturica en hafif deyimle dengesiz bir adam. Bunu filmlerinde de görebilirsiniz aslında. Hatta onu bu kadar başarılı kılan özelliği de dengesizliği bence. Bu dengesizlik sanatta işine yararken, önüne uzatılan mikrofonlara konuşmaya kalktığında onu çuvallatıveriyor besbelli. Üstelik bana sorarsanız tüm filmlerinde de aynı başarıyı sergilediğini düşünmnüyorum. Bazı filmleri çok iyi, ama bazıları da son derece vasat. Dengesiz. Sadece dengesiz değil elbette. Delifişek, romantik, obsesif, tutkulu, manik... Bunlar hep filmlerinden edindiklerim. Favori yönetmenlerimden olmadığı için onu reddetmek çok kolay olabilirdi benim için. Ama yine de festivale çağrılmış olması beni çok rahatsız etmedi. Cannes'a gittiğinde rahatsız olmuyorsak, Antalya'ya geldiğinde neden rahatsız oluyoruz? Bu çok alakasız bir karşılaştırma gibi gelebilir ama gelmesin. Festivalleri milli ya da dini kimliklerine göre değerlendirmeye başlarsak işimiz çok zorlaşır zira. Şuna da karşı değilim bu arada, bir festival falanca yönetmeni falanca sebepten dolayı protesto ettiğini de açıklayabilir ve bu açıklama makul bir çerçeve içinde kalırsa saygı da duyarım. Ama tam tersi yapıldığında da aynı makul çerçeveyi korumak lazım. Antalya Belediye Başkanı Akayaydın'ın "Habur'da teröristlere hoşgörü gösterenler, şimdi neden Kusturica'ya aynı hoşgörüyü göstermiyorlar" lafından söz ediyorum. Bu kadar manasız, mesnetsiz ve "dengesiz" bir açıklama olamazdı herhalde. Festivali temsil eden birisi olarak Akaydın, Kusturica'ya terörist mi demek istiyor acaba diye düşünmedim değil doğrusu. Ama onun kastettiği başka birşey elbette ve çok daha vahim.

7.10.2010

Johnny Depp hangi filmde oynamak istiyor?



Pirates of the Caribbean: On Stranger Tides'ın çekimlerini tamamlamak üzere olan Johnny Depp önümüzdeki günlerde başrolünü Angelina Jolie ile paylaştığı The Tourist ile gelecek karşımıza. Programı bir hayli yoğun olan oyuncunun ne yapıp edip kadrosuna katılmak istediği filmse Kathryn Bigelow'un çekeceği Sleeping Dogs. Daha önceleri Triple Frontier adıyla anılan suç türündeki film için Tom Hanks'in de istekli olduğu söyleniyor. Öte yandan Bigelow çekimlere Şubat ayında başlamayı planlıyor ve Johnny Depp bu arada bir de Tim Burton'ın yeni filmi Dark Shadows'da rol alacak. Yani nasıl vakit bulacak belli değil.

5.10.2010

Son durum: Superman: The Man Of Steel



Bir muamma daha çözüldü ve Superman'in reboot'unu kimin çekeceği belli oldu. Bir süredir bu konuda hummalı bir arayış vardı biliyorsunuz ve havada bir sürü isim uçuşuyordu. Bu isimlerden biri de Zack Snyder'dı malum ve ihale de onda kaldı. En son Sucker Punch adlı filmi çeken ( Mart ayında gösterime çıkacak ) Snyder adını 300 ile duyurmuştu. Ama ilk filmi oö değildi aslında. Romero'nun klasik korku filmini yeniden çekmiş ve Dawn of the Dead ile kimilerine göre hiç de fena olmayan bir işe imza atmıştı. İşin doğrusu 300'ü çok beğenmemiştim. Görsel olarak çok etkileyici bir filmdi belki ama Frank Miller'ın çizgiyle elde ettiği etkiye yaklaşamamıştı. Bakalım Man of Steel nasıl olacak?

Son durum: The Bourne Legacy



Tahmin edildiği üzere The Bourne Legacy'yi Tony Gilroy yönetecek. Senaryoyu da onun yazdığını daha önce duyurmuştum zaten, ama yönetmen olup olmayacağı belli değildi, artık belli. hala belli olmayan nokta ise Matt Damon'ın geri dönüp dönmeyeceği. Bourne serisinin bu kadar tutmasında önemli payı olduğuna inanıyorum Damon'ın. O yüzden geri dönmesi filmin hayrına olur. Ama dönmezse yerine kimin geleceği sorusu beliriyor ki, bu rol için benim adayım Clive Owen olabilir mesela. Gerçi Owen filmlerden birinde ( The Bourne Identity yanılmıyorsam ) oynamıştı ve o yüzden olmaz, ama onun gibi donuk ifadeyle iyi oyun sergileyen biri olmasında yarar var sanki. Wahlberg? Belki. Javier Bardem? Keşke. Guy Pearce? Ama galiba bu isimlerin yaşları çok uygun değil. Daha genç biri olsa daha doğru sanki. Düşünmek lazım.

3.10.2010

Günün Afişi



Coen Biraderler'in yeni filmi True Grit gün sayıyor. ABD'de Noel tatili sırasında gösterime çıkacak, inşallah bizde de çok gecikmez.

1.10.2010

Arthur Penn 1922 - 2010



Haberi görünce hafızamı tazelemek için internete başvurdum ve Arthur Penn ile aynı sofrada yemek yediğim yılın 1994 olduğunu teyid ettim. O zamanlar nispeten genç bir sinema aşığı idim ve İKSV'nin kadrolu rehberlerinden biriydim. 1994 yılında da jüri rehberliği yapıyordum ve o yılın jüri başkanı Arthur Penn'di. Aynı yıl Arturo Ripstein da jürideydi hatta. O yıldan aklımda kalan fazla birşey yok gerçi ama hep birlikte öğle yemeği yediğimiz o gün belirgin olarak hafızamda. Hatta Penn ile sohbet ettikten sonra "o şiddet dolu filmleri çeken adam, Bonnie & Clyde'ı çeken adam bu muymuş gerçekten" diye sorduğumu hatırlıyorum kendime. O kadar yumuşak huylu, tatlı dilli bir adamdı ki, nedense gçzlerinde o şiddeti görememiştim. Öldüğü haberini alınca üzüldüm doğrusu. Üstelik doğumgününden bir gün sonra ( 27 Eylül'de doğmuş ) kaybetmiş hayatını. Bugün bir Arthur Penn filmi izlemek şart oldu artık.