11.01.2019

Günün Filmi: Replicas


Bugünün filmi bir bilim-kurgu... Bugün vizyona giren 'Replicas' başrolünün Keanu Reeves'in üstlendiği bir hayli zayıf bir bilim-kurgu gerilim filmi.


Biraz 'Frankenstein', biraz 'AI', biraz da 'West World' (hatta biraz da 'Minority Report') karışımı bir senaryosu olan 'Replicas' robotlara 'hayat' verme yolunda çok yol katetmiş bir bilimadamının karısı ve çocukları bir trafik kazasında ölünce tüm bilgi ve teknolojisini onları hayata geri döndürmek için kullanmaya karar verir. Tabii ki işler umduğu gibi gitmeyecek ve bir felaket senaryosuyla karşı karşı kalacaktır. Keanu Reeves'e Alice Eve, Thomas Middleditch ve Tom Ortiz gibi isimlerin eşlik ettiği filmin yönetmen koltuğunda ise Jeffrey Nachmanoff oturuyor.


Klonlama, yapay zeka, insan ruhunun makinaya transfer edilip edilemeyeceği gibi meseleler aslında sağlam bir hayalgücü ve yeterli bir yaratıcılıkla çok ilginç hikâyeler doğuracak başlıklar ama bilim-kurgu edebiyatının ve sinemasının bu en temel çıkış noktaları ne yazık ki bu filmde hiçbir yere varmıyor ve örneğin Stephen King'in 'Pet Sematary' (Hayvan Mezarlığı) kitabında ele aldığı ölüyü diriltme mevzusu bile (ki sırf bu konu başlıbaşına bir film olurdu) üstünkörü geçiliyor. İşe mizah ve gore katıp belki bir 'Re-Animator' dolaylarında bile gezilebilirmiş oysa. Yazık, çok yazık.  

Filmin Notu: 3/10

10.01.2019

Günün Filmi: The Hate U Give



Bugünün filmi siyahi bir drama... Kariyerinin ilk yıllarında çektiği "Soul Food" ve "Men of Honor" gibi filmlerle dikkat çeken George Tillman Jr.'un imzasını taşıyan "The Hate U Give" neden bizde vizyona sokulmadığını anlayamadığımız bir başka yapım. Afrikalı Amerikalı Film Eleştirmenleri Birliği'nde iki oyuncusunun ödüllendirildiği, Black Reel Awards'da ise 4 dalda aday gösterilen film muhtemelen "BlacKkKlansman" ve "If Beale Street Could Talk" ile birlikte bu yıl en öne çıkan siyahi dramalardan.


2009'un ilk gününde 22 yaşındaki siyahi Oscar Grant'in, Oaklnad California'daki Fruitvale metro istasyonunda bir polis memuru tarafından vurularak öldürülmesi büyük infiale yol açmış, cinayet uzun süre kamuoyunu meşgul etmişti. Günümüzün önemli siyahi sinemacıları arasında adı geçen Ryan Coogler 2013 yılında ilk filmi "Fruitvale Station"da bu olayı anlatmış ve başrol oyuncusu Michael B. Jordan'ın kariyeri de yine bu filmle yükselişe geçmişti. Oscar Grant cinayetinden etkilenen bir başkası daha vardı: Angie Thomas. Oscar Grant öldürüldüğünde henüz bir kolej öğrencisi olan Thomas bu olaydan hareketle bir öykü yazdı ve daha sonra bunu genişleterek "The Hate U Give" adında bir romana dönüştürdü. Kitabın adını da ünlü hip-hop sanatçısı, kendisi de anlamsız bir şekilde öldürülen (bir otomobilden açılan ateş sonucu yaralanıp hastaneye kaldırıldı, bir hafta sonra hayata veda etti) Tupac Shakur'un kurduğu Thug Life'dan aldı. The Hate U Give Little Infants Fucks Everybody (Küçük Çocuklara Aşıladığınız Nefret Herkesi S..ker) cümlesinin baş harflerinden oluşan Thug Life sadece tek albüm çıkabildi ve Tupac'ın 1996'daki ölümünün ardından dağıldı.


Angie Thomas'ın romanından hareketle senaryosunu Audrey Wells'in (o da film vizyona çıkmadan bir gün önce kanserden öldü) yazdığı film 16 yaşındaki lise öğrencisi siyahi bir kızın başından geçenleri anlatıyor. Çocuklukarından itibaren babaları tarafından ırkçılığa karşı eğitilen üç çocuklu bir ailenin en büyüğü olan Starr bir parti çıkışı en yakın arkadaşı bir polis tarafından hemen yanıbaşında öldürürlünce kabus gibi günler yaşamaya başlar. hem sosyal hayatı hem de doğrudan doğruya hayatı tehlikeye girmiştir ve mahkemeye çıkıp tanıklık yapıp yapmaması onun için önemli bir kavşak haline gelmiştir.


Starr rolünde Amandla Sternberg'ün parladığı ("Açlık Oyunları", "Her Şey" gibi filmlerde de oynamış genç oyuncunun geleceği parlak, hiç şüphe yok) ve diğer oyuncuların da (özellikle babası rolündeki Russell Horsnby ile annesini oynayan Regina Hall'un adlarını saymak gerek) sağlam performanslar sunduğu film ABD'de siyahilere yönelik önyargıların hâlâ ciddi bir şekilde sürdüğünü gözler önüne seren, yer yer sert, yer yer ise izleyiciyi kendi önyargılarıyla yüzleştirmeye zorlayan güçlü bir film. Arada bir didaktik tuzaklara düştüğünü de belirtmeden geçemeyeceğim ama son tahlilde umut mesajları veren "The Hate U Give" bulursanız izlemenizi hararetle tavsiye edeceğim bir film.

Filmin Notu: 8/10
 


9.01.2019

Günün Filmi: Suçlu



Bugünün filmi Danimarka'dan bir gerilim... Kasım sonunda ülkemizde de vizyona çıkmış olan "Suçlu"yu ("Den skyldige") biraz geç de olsa izleyebildim. Tamamı tek mekanda geçen film bir gece boyunca 112 acil yardım hattında görev yapan bir polis memurunun başından geçenlere odaklanıyor.


"Suçlu" ilk bakışta Steven Knight'ın 2014 tarihli filmi "Locke"u anımsattı bana. İzleyenler hatırlayacaktır başrolünü Tom Hardy'nin üstlendiği "Locke" bir otomobilin  içinde gece yolculuğu yapan ve bu yolculuk sırasında telefon konuşmalarıyla birkaç işi birden halletmeye çalışan bir adamı anlatıyordu. Ttek mekan-tek oyuncu konseptini alabildiğini zorlayan film çok da iyi bir şekilde bunu kotarıyordu doğrusu. İşte rütbesi düşürülerek bir acil yardım telefon hattı görevine verilen polis memuru Asger Holm'un (Jakob Cedergren) sürekli telefon konuşmalarıyla ilerleyen "Suçlu" da benzer sularda dolaşıyor ama suç/masumiyet gibi ikilemlere saptığı noktada farklı bir rota çiziyor kendine.


Bu yıl Danimarka'nın Yabancı Film dalında Oscar adayı olan ve şimdilik son 9'a kalarak dikkat çeken "Suçlu" 31 yaşındaki genç sinemacı Gustav Möller'in ilk uzun metrajlı filmi. Hemen hatırlatalım bu film "kelebekler"in büyük ödül aldığı Sundance Film Festivali'nde ilk kez izleyiciyle buluşmuş ve aynı kategoride İzleyici Ödülü'nü almıştı. Gerilim düzeyi gitgide artan, sonlara doğru kişisel bir hesaplaşmayı da işin içine katarak boyut kazanan ve sürprizli finaliyle izleyiciyi ters köşe yapan "Suçlu" Oscar'ı alır mı bilemem ama özellikle başrol oyuncusunun da etkili performansıyla izlenmeyi hak ettiği kesin.

Filmin Notu: 7/10

8.01.2019

Günün Filmi: Soğuk Savaş



Bugünün filmi 2018'in en iyilerinden biri... 2015 yılında "Ida" ile Yabancı Dilde En İyi Film Oscar'ını kazanan Pawel Pawlikwoski'nin bu yıl Cannes'da gösterilen ve En İyi Yönetmen ödülünü alan yeni filmi "Soğuk Savaş" 1949 - 1964 yılları arasında geçen bir aşk hikâyesini Avrupa'da yaşanan toplumsal gelişmeler ışığında sunuyor izleyiciye. Bu yıl da Oscar'a aday olan (şimdilik son 9'da ama aday gösterilme ihtimali çok yüksek) Pawlikowski tıpkı "Ida" gibi siyah beyaz ve yine onunla aynı süreye sahip ("Tüm filmlerim 83 dakika" diyor yönetmen bir söyleşisinde) "Soğuk Savaş" ile filmiografisine sağlam bir halka daha ekliyor.


2. Dünya Savaşı'ndan bir harabe halinde çıkmış Polonya'da başlıyor "Soğuk Savaş". Büyük savaşın insanlar üzerindeki yıkıcı etkisini daha ilk karelerden itibaren önümüze seren film karlar altında, buz gibi bir manzara eşliğinde karşılıyor izleyiciyi. Henüz 20'lerindeki bir genç kızın (Zula), köy köy, kasaba kasaba dolaşarak halk şarkılarını derleyen ve yetenekli müzisyenleri, şarkıcıları toplayarak bir koro oluşturan devlet destekli bir müzik topluluğuna girişiyle açılıyor filmin hikâyesi. Müzik topluluğunun idarecisi konumundaki deneyimli müzik adamı Viktor ile yetenekli, güzel ve gizemli Zula'nın tutkulu bir aşka düşmesi uzun sürmüyor elbette ve bundan sonra 15 yıl boyunca Avrupa'nın farklı kentlerinde (Berlin, Paris) süren bir ilişkiye tanık oluyoruz. Bu ilişki elbette komünist rejimin hüküm sürdüğü Polonya'daki dinamiklerden de, zamanın Avrupasında olup bitenlerden de etkileniyor ve bir bakıma soğuk savaş döneminin bir metaforuna da evriliyor ister istemez; belirsizlikleri, iniş çıkışları, gizemli dönüşleriyle... Film boyunca anlatıya eşlik eden ve ham halk şarkılarından sofistike sanat eserlerine dönüşen (arada Paris'teki caz ortamını da es geçemeyen) müzikal yapı da bir anlamda Wiktor ve Zula'nın aşkının bir metaforuna dönüşüyor aslına bakarsanız. Ama endişeye mahal yok, hiçbir metaforu dikkate almadan da insanın yüreğini burkan, "Casablanca" gibi akılda iz bırakan bir aşk hikâyesi "Soğuk Savaş". Neredeyse "Roma"yı bile gölgede bırakacak denli özenli görüntüleri, yüzlerdeki en ufak ayrıntıları bile izleyiciden saklamayan görsel diliyle gerçekten de sinemanın bu yılki doruklarından biri var karşımızda.


"Soğuk Savaş"ın en etkileyici meziyetlerinden biri de dokunaklı bir aşk hikâyesine bel bağlamak kolaycılığına düşmeyerek, dönemin toplumsal gerçeklerini, mizahın da alttan altta dokunduğu bir anlatımla ama yer yer sertliğinden ödün de vermeden filmin bütününe yayabilmiş olmasında kanımca. Wiktor ve Zula'nın kalabalık devasa salondaki bakışmalarını aynadan gördüğümüz sahne Pawlikowski'nin tüm filmi tek bir karede özetleyen bir görüntü adeta. Bunun gibi birçok çarpıcı detay var filmde; Stalin'in büyük bir protresinin şarkı söyleyen koronun arkasında yükselmesi, Paris'teki gece kulübünde Zula'nın rock'n roll müzikle dans ederken kendini bir yabancının kollarında bulması, ya da üzerinde 'Yarını Karşılıyoruz' yazan bir bez afişi asan adamın merdivenden düşmesi gibi zamanın ruhunu yansıtan detaylar... Zaman atlamalarıyla dramatik akışta boşluklar bırakmayı tercih eden Pawlikowski'nin mesafeli ama empatik anlatımında başrol oyuncuları Tomasz Kot (Wiktor) ve özellikle de Joanna Kulig (Zula) unutulmaz portrelere dönüşüyor, hafızamızın derinlerine işleyen. Cedric Khan, Jeanne Balibar, Borys Szyc ve Agata Kulesza gibi oyuncuların da dikkat çektiği "Soğuk Savaş" hâlâ vizyonda mı bilemiyorum ama kaçırılmaması gereken bir film.
Filmi Notu: 9/10



7.01.2019

2018'in belgeseli: "Wild Wild Country"



Son ayların en çok konuşulan belgesellerinden biri Netflix üzerinden bir oturuşta izleyebileceğiniz 6 bölümlük bir mini başyapıt olan "Wild Wild Country". Dizi 1980'li yıllarda ABD'ye göç eden Hintli bir guru ve onun müridlerinin hikâyesini anlatıyor ama aslında temelde insan ruhunun karanlık dehlizlerine dair önemli saptamalarda bulunuyor ve son kertede inanç, güç, iktidar gibi temalar üzerinden şekillenen inanılması güç bir panorama çiziyor.



Yönetmenliğini kardeş sinemacılar Chapman ve Maclain Way'in üstlendiği "Wild Wild Country" ABD'nin Oregon eyaletinde handiyse kuş uçmaz kervan geçmez bir yerinde, Antelope (sonraki adıyla Rajneeshpuram) denen 50 nüfuslu bir kasabada başlıyor. Way Kardeşler'in Sundance'te bir hayli ses getiren ve son yıllarda gitgide daha da yaygınlaşan başka belgesellerde olduğu gibi, dramatik unsurların anlatım aracı olarak kullanıldığı bir tekniğin son derece ustalıklı bir uygulamasını sergiledikleri "Wild Wild Country" belgeseli gerçeğin kurmacadan daha tuhaf olduğu o benzersiz işlerden biri, bunu daha ilk dakikalarda seziyor ama yine de dakikalar, saatler ilerledikçe şaşırmaktan, hayret etmekten, gördüklerinizi bir başkasına da anlatmak için sabırsızlanmaktan kendinizi alamıyorsunuz. Buraya kadar ilginizi çekmeyi başarabildiysem, biraz konuyu açma vakti geldi demektir.

Belgeselin merkezinde yer alan Ma Anand Sheela'nın gençliği ve günümüzdeki hali

Osho adını duymuşsunuzdur muhakkak. Belki çok iyi bildiğiniz bir isimdir bu belki de çok duyduğunuz ama ne anlama geldiğini bilmediğiniz bir sözcükten başka bir şey değil. Osho, Hintli bir guru. 1960'lı yıllardan itibaren Hindistan'da isim yapmaya başlayan (ilk zamanlar adı Rajneesh ya da tam hitap edildiği şekliyle Bhagwan Shree Rajneesh) ve yeni bir dini hareketin lideri olarak etrafında müritlerin biriktiği, öğretilerinin doğası gereği (seks dürtülerinin bastırılmasından ziyade serbest bırakılmasını öğütlüyordu) adı seks gurusuna çıkan Osho 1981 yılında çeşitli sorunlar yaşadığı (bu kısım çok detaylandırılmıyor dizide, meraklısı açıp araştırsın) Hindistan'dan ayrılıp yeni bir ülkeye gitmeye karar verir. O sıradaki sekreteri (bakmayın sekreter lafına, neredeyse politbüro sekreterliği kadar mühim bir mertebe bu 'tarikat'ın içinde) Ma Anand Sheela'nın araştırmaları sonucu bulduğu Oregon'a gitmek üzere yola çıkar ve "Wild Wild Country" de işte tam bu noktada başlar. İlk bölümün sonlarına doğru artık 70'ine merdiven dayamış Sheela şu sözlerle anlatıyor maceranın başlangıcını: "Bu büyük, canlı bir opera. Sheela sopranosu, Bhagwan tenoru, Rajneeshpuram dekoru. Operaların sonu hep trajik olur. Ama bu operanın çok fazla yüzeyi, bir çok boyutu var. Demem o ki: Oregonlular, kendinizi şanslı bilin, çünkü bu opera sizin ayağınıza geldi." Çok sağlam bir ilk bölümün finalini de tüylerinizi diken diken edecek bir sekansla bitiriyor Way Kardeşler: Bill Callahan'ın "America" parçası eşliğinde kasabaya ayak basan Osho ve müritleri, onları görünce sokaktan evine koşan küçük bir çocuk ve son bir bakış attıktan sonra içeri girip kapadığı kapı. Müthiş!


Belgeselin ilerleyen bölümlerinde suikast girişimi, iktidar mücadelesinin en vahşi şekilleri (zehirleme vakaları gibi) ve tam anlamıyla bir çözülme ve suç sarmalı gibi aşırılıklar çıkacak karşınıza. Osho'nun bir anda dile geldiğini, en yakınlarıyla nasıl bir hesaplaşmaya tutuştuğunu, bir annenin yaşadığı trajik dönüşümleri görecek, merakınıza ve duygularınıza yenik düşeceksiniz. fazla da anlatıp sürprizleri bozmak istemiyorum. Aylar önce izlediğim ve durup durup bazı bölümlerini tekrar gözden geçirdiğim "Wild Wild Country" şüphesiz 2018'in en iyilerinden.







Günün Filmi: Support the Girls



Bugünün filmi bağımsız bir komedi... İlk gösterimini South by South-West festivalinde yapan ve yine her ne hikmetse ülkemizde vizyona girmeyen "Support the Girls" kadın garsonların çalıştığı bir spor barında yaşananları konu edinen ve duygusal anların öne çıktığı bir komedi.

Filmin başrolünde yer alan Regina Hall (sağda) yılın en iyi performanslarından birini sunuyor

Büyük bir kısmı Double Whammies adlı bir spor barında (insanların TV ekranlarından maçları vb izlediği bir bar anlayacağınız) geçen "Support the Girls" barın idari işletmecisi Lisa ile çalışan kızların hayatlarına odaklanıyor. Regina Hall'un Lisa rolünde son derece sağlam bir performans çıkardığı (zaten New York Eleştirmenler Birliği En İyi Kadın Oyuncu ödülünü ona vermişti) "Support the Girls" kadın dayanışmasının vurgulandığı, bir yanıyla feminist mesajları da olan, ince işlenmiş, iyi oynanmış bir film.


Filmin yönetmen koltuğunda oturan ve senaryosunda da imzası olan Andrew Bujalski "mumblecore" denen ve bağımsız sinemanın bir alt türü olarak kabul edilen düşük bütçeli, gerçekçi oyunculuklarla öne çıkan, olay örgüsünden ziyade diyaloglara (çoğu zaman doğaçlama diyaloglara) ağırlık veren filmlerin ustası olarak biliniyor. Sinematografisinde özellikle "Funny Ha Ha" ve "Computer Chess" gibi birbirinden çok farklı iki filmi izlemenizi hararetle tavsiye ederim. Tabii bir de "Support the Girls"ü. ABD'deki işçi sınıfına mensup çalışan kadınların dünyasına samimi bir bakış atan film 2018'in çok izlenmeyen ama iz bırakan bağımsız yapımlarından oldu. Şüphesiz, eğer hâlâ !f İstanbul diye bir festivalimiz olsaydı, salonda da izleme fırsatı bulacaktık bu küçük mücevheri.

Altın Küre'de zafer Bohemian Rhapsody'nin

Brian May ve Roger Taylor, gecenin sürpriz ödüllü ismi Rami Malek (ortada) ile 

76. Altın Küre ödülleri Los Angeles'daki Beverly Hilton'da yapılan bir törenle sahiplerini buldu. Gecede Drama dalında En İyi Film ''Bohemian Rhapsody'' olurken, Komedi ya da Müzikal dalında ödül ''Green Book''a gitti.

Uzun yıllar hep Oscar'ın habercisi diye bilinen ama özellikle meslek birliklerinin ödüllerinin öne çıkmasıyla aslında Oscar'la pek bir alakasının olmadığı anlaşılan Altın Küre Ödülleri özellikle bu yıl ''Bohemian Rhapsody'' gibi vasat sayılabilecek bir filmi ödüllendirerek iyice saçmaladı. Aynı şeyin Oscar'da da olmayacağının garantisi yok elbette ama ''Blackkklansman'', ''If Beale Street Could Talk'' gibi adayların olduğu bir yerde En İyi Film ödülü yönetmeni film bitmeden kovulmuş ve bıraktığı iş bir başkası tarafından bitirilmiş bir filme verilir mi, kararı size bırakıyorum. hayır, belki çok da iyi bir film çıkabilirdi, ama son tahlilde en çok finale doğru karşımıza çıkan Live Aid konser sahnesiyle akıllarda kalan ve büyük ölçüde kişiliksiz bir film var önümüzde.  Benzer bir şeyi Komedi dalında ödül kazanan ''Green Book'' için de düşünüyorum açıkçası. ''The Favourite'' gibi bir filmi aday gösterebilen bir yapı nasıl olur da gidip ödülü ''Green Book'' gibi ortalama bir filme verir, anlamak mümkün değil.

Bu iki film dışında bir önemli itirazım da Benedict Cumberbatch (''Patrick Melrose'') dururken Kısıtlı (Limited) TV Dizisi ya da TV Filmi ya da  dalında En İyi Erkek Oyuncu dalında ödülün Darren Criss'e (''The Assassination of Gianni Versace: American Crime Story'') verilmiş olmasına. Emmy'lerde de bunu görmüş ve orada da itiraz etmiştik, akıl alır şey değil doğrusu. Yine "Bohemian Rhapsody" ile ödül alan Rami Malek'in de çok abartıldığını düşünüyorum ama yılın en iyi performanslarından birini sergileyen Ethan Hawke ("First reformed") aday bile gösterilmediği için ne desem az...

İşte Ödüller

SİNEMA


En İyi Film (Drama)

''Bohemian Rhapsody''




En İyi Film (Komedi ya da Müzikal)

''Green Book''




En İyi Yönetmen

Alfonso Cuaron (''Roma'')




En İyi Kadın Oyuncu (Drama)

Glenn Close (''The Wife'')





En İyi Erkek Oyuncu (Drama)

Rami Malek  (''Bohemian Rhapsody'')





En İyi Kadın Oyuncu (Komedi ya da Müzikal)

Olivia Colman (''The Favourite'')





En İyi Erkek Oyuncu (Komedi ya da Müzikal)

Christian Bale (''Vice'')





En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

Regina King (''If Beale Street Could Talk'')





En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

Mahershala Ali (''Green Book'')





Yabancı Dilde En İyi Film

"Roma"



En İyi Animasyon Film

"Spider-Man: Into The Spider Verse"





En İyi Senaryo

Brian Hayes Currie, Peter Farrelly, Nick Vallelonga ("Green Book") 





En İyi Film Müziği

Justin Hurwitz ("First Man")





En İyi Orijinal Şarkı

"Shallow" ("A Star Is Born")





TV


En İyi TV Dizisi (Drama)

''Americans''





En İyi TV Dizisi (Komedi ya da Müzikal)

''The Kominsky Method''





En İyi Kısıtlı TV Dizisi ya da TV Filmi

''The Assassination of Gianni Versace: American Crime Story''





En İyi Kadın Oyuncu (Drama)

Sandra Oh ("Killing Eve")





En İyi Erkek Oyuncu (Drama)

Richard Madden ("Bodyguard")





En İyi Kadın Oyuncu (Komedi ya da Müzikal)

Rachel Brosnahan ("The Marvelous Mrs. Maisel)





En İyi Erkek Oyuncu (Komedi ya da Müzikal)

Michael Douglas ("The Komisnky Method")





En İyi Kadın Oyuncu (Kısıtlı TV Dizisi ya da TV Filmi)

Patricia Arquette ("Escape at Dannemora")





En İyi Erkek Oyuncu (Kısıtlı TV Dizisi ya da TV Filmi)

Darren Criss (''The Assassination of Gianni Versace: American Crime Story'')





En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

Patricia Clarkson ("Sharp Objects")





En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

Ben Whishaw ("A Very English Scandal")







6.01.2019

Günün Filmi: Black Mirror: Bandersnatch



Bugünün filmi Netflix'ten: "Black Mirror: Bandersnatch"... Eğer son iki haftadır komada ya da ıssız bir adada değildiyseniz Netflix'in yeni interaktif filmi "Black Mirror: Bandersnatch"i duymuşsunuzdur. Sezar'ın hakkını Sezar'a verelim, ilk bakışta tam bir devrim niteliğinde film. Bütün izleme alışkanlıklarını değiştireceğini iddia etmek zor belki ama eğlence sektöründe yepyeni bir alan açacağına ve muhtemel bir moda yaratacağına kesin gözüyle bakılabilir.

Filmin başrolünde Fionn Whitehead var

Öncelikle şunu konuşalım: Netflix'in burada uyguladığı yeni yöntemi yakın bir gelecekte sinema salonlarında uygulamak mümkün görünmüyor. Kısaca özetlemek gerekirse izleyici elinin altındaki bilgisayar mouse'u sayesinde filmdeki karakterin neler yapacağına karar vererek hikâyenin akışını belirliyor. Bazı yarışma programlarında gördüğümüz uygulamanın bir benzerini yaparak, yani sinema salonuna giren her izleyicinin eline bir tercih butonu vererek tüm salonda aynı şeyi yapmak (herkes butonla tercihini yapar, yapay zeka yanıtların ortalaması hızla alarak tercihi uygular) teoride mümkün elbette ama bunun için özel salonlar, özel yazılımlar vb gerekiyor ki, bu da zaman ve para demek. Yani şimdilik sadece Netflix'e özgü bir uygulama olarak kalacak gibi görünüyor bu interaktif film izleme işinin. tabii başka streaming platformları da yapabilir, ona bir şey diyemeyiz.



Özgür irade meselesi
Gelelim "Black Mirror: Bandersnatch"e... İzlediğimiz şeyin bir sinema filminden ziyade bir bilgisayar oyununa benzediğini söylememiz gerek. Öte yandan bilgisayar oyunları sinemadan çok beslenmeye başladığı ve sanal gerçeklik, artırılmış gerçeklik gibi uygulamalarla iki alanın birbirine çokça geçiş yaptığını düşünürsek bunda eleştirecek fazla bir yön olmadığını da kabul ederiz. Ayrıca bir hikâyesi, çeşitli çatışmaları, yani çok özgün olmasa da bir dramatik yapısı var "Bandersnatch"in ve üstüne bir de önemli bir felsefi tartışmayı ekleyerek fazladan okumalara da imkan tanıyor. Sözünü ettiğim felsefi tartışma muhtemelen insanlığın en temel konularından biri olan özgür irade tartışması. "Bandersnatch" izleyiciyi bir nevi Tanrı pozisyonuna sokarak baş karakteri üzerinden bir özgür irade sorunsalı ortaya atıyor ve bunu da fena bir şekilde kurgulamıyor. 'Kaderimiz kendi elimizde mi?' sorusunu,  filmdeki baş karakterin kaderini izleyicinin ellerine bırakara filmin interaktif yapısına da özel bir anlam kazandırmayı başarıyor "Bandersnatch". Gerçi kimi yerlerde izleyicinin seçimlerini yok sayarak onu yerine koyduğu Tanrı'yı da yok sayıyor ama bu da başka bir tartışma kanalı açabilir belki...


"Black Mirror: Bandersnatch"i herhangi bir filmi eleştirdiğimiz gibi eleştirmek biraz zor belki ama şunları hemen belirtelim, oyunculuklar olsun, reji olsun belli bir ortalamanın üzerinde. 80'li yıllarda geçen hikâyenin dönemi yansıtan müzikleri, kostümleri, yapım tasarımı da öyle. Ama tüm bunların ötesinde bir şaheser yok karşımızda, ya da zamanla değeri anlaşılacak bir film... Şimdiden kült statüsüne yükseldi, evet, ama ardından neler gelecek, bu film nasıl bir yaratıcılığa yol açacak kestirmek kolay değil. Üstelik işin interaktivite kısmında da bazı handikaplar var kanımca. Örneğin neden iki tercih? Hayatta çok az durumda sadece iki tercih vardır? Metroda telefonumdan müzik seçerken bile 6 farklı seçenek arasından bir karar veriyorum çoklukla. Ayrıca filmdeki bir iki yerde izleyici örneğin evet-hayır arasında bir tercih yaptığında onu kabul etmiş görünüp sonra hikâyede yine de diğer yanıtı esas alacak bir gidişatı uygulamak hile yapmak olmuyor mu?

Filmin süresinin en az 40 dakika, en çok ise 2,5 saat olduğu söyleniyor ve en az beş (kimilerine göre 10) farklı finalden bahsediliyor. Tüm kombinasyonları denemek ise herhalde imkansız. Ama ben birkaç farklı yol izlemeye çalıştım ve farklı sonlarla karşılaştım gerçekten de. İşin keyfine daha iyi varabilmek için de sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar yakın bir arkadaş topluluğuyla birlikte izlenmesini ve aynı gece içinde mümkün olduğunca tekrarlayıp farklı yollara sapılmasını tavsiye ederim. Madem ki böyle bir imkan verilmiş, sonuna kadar kullanalım değil mi? Üstelik mısır yemek de şart değil.

Filmin Notu: 7/10

5.01.2019

Günün Filmi: Lifechanger



Bugünün filmi bir korku... Daha doğrusu korku gibi başlayan ama bir noktadan sonra bırakın korkutmayı, gerilim yaratmayı bile pek beceremeyen, hatta neredeyse derdi zaten bu değilmiş gibi yapan bir film: Lifechanger.


Justin McConnell'in imzasını taşıyan Lifechanger ölmemek için sürekli eden değiştiren, bir yandan da dış ses marifetiyle izleyiciyle iletişim kuran Drew'un cinayetler işleyerek farklı bedenlere girişini anlatıyor. Girdiği yeni beden çürümeye başladığında yeni birini bulması gereken Drew bir akşam bir barda sarışın bir kadınla tanışıyor ve onu takıntı haline getirip sürekli onun etrafında dolaşmaya başlıyor. Film Drew'un bakış açısından anlatıldığı ama sürekli görünüş değiştirdiği için izleyicinin de onunla gerçek bir bağ kurması pek mümkün olmuyor maalesef ve işin gerilim/korku kısmı bir yerden sonra işlemiyor. İşin kötüsü Drew aşkının peşinde koşan bir adam mı, yoksa daha derin bir varoluş krizinin pençesinde kıvranan biri mi, ona da karar vermekte zorlanmış yönetmen. Neyse ki çok uzun değil de sıkıntıdan patlamadan bitiveriyor film. Şunu da söylemek lazım belki, daha iyi bir senaryoyla ve örneğin John Carpenter gibi bir sinemacının dokunuşuyla bu konu (sürekli beden değiştirmek zorunda kalan adam) etkileyici bir filme dönüşebilirdi.

Filmin Notu: 5/10